Bu blogun yazarı, şu anda http://koodla.iblogger.org adresinde yazılarına devam etmektedir.
Bu adresten takip edebilirsiniz.
Devamını Oku>>
Ocak ayında Fransa Cumhurbaşkanının ve Amerika Başkanının neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleştirdiği Orta Doğu ülkeleri gezi turu bize bir kez daha gösterdi ki, asıl önemi olan hiç bir şekilde demokrasi ve barış değildir, pastadan ne kadar pay alabilirseniz o kadar karlısınız. Bu dün de böyleydi, şimdi de böyle.
İki lider de kendi ülkeleri menfaatleri gereğince hareket edip bölge barışını hiçe sayan ve tehdit eden anlaşmalar yaptılar. İsterseniz Fransa ile başlayalım:
Fransa
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ortadoğu gezisi basına genelde Fransız şirketleri için yaptığı “geniş hacimli” anlaşmalar ile yansıdı. Bu anlaşmaların büyüklüğü yaklaşık 59 milyar dolar. Petrol zengini Arap ülkelerine doğalgaz, elektrik, su ve savunma alanlarında yatırım yapacak olan Fransa bir de nükleer enerji konusunda destek verecek.
Burada ülkelerin iki yüzlülüğünü görmek mümkün, İran’ı demokrasi açısından eleştiren batılı devletler, Demokratik açıdan bir hayli geride olan Suudi Arabistan ile anlaşma yapmaktan çekinmiyorlar. Suudi arabistan’da sandıklar ilk kez 2005 yılında yerel meclisleri seçmek için halkın önüne koyulmuştu ve kadınlar bu haktan yoksun bırakılmışlardı. Bu ülkeyi ise, Fransız şirketleri için geniş bütçeli anlaşmalar yapan Sarkozy şu şekilde övüyordu: “Yavaş da olsa kadın hakları ve ifade özgürlüğü konusunda Suudi Arabistan ilerliyor!”
Orta Doğu’da bir diğer hedef ise tabi ki “demokrasi fakiri” İran. Fransa için de durum böyle, nükleer programda diretmesi halinde Amerika’nın yanında yer alıp askeri seçeneği de gündeme getiren Sarkozy, bu yöndeki bir adımı Birleşik Arap Emirlikleri’nde attı. Fransa, Basra Körfezi’nin karşı kıyısında yer alan ve İran’ın komşusu olan BAE’nde kalıcı askeri üs için anlaşmaya vardı. İran petrollerinin dünyaya açılan kapılarından biri olan körfezin kontrolü Fransa için de önemliymiş gibi gözüküyor.
ABD
Amerkan başkanı Bush’un da yaptığı Ortadoğu gezisinde öncelikli hedef İran’dı. Bush, İran halkına şöyle seslendi: “Kültür ve yetenekte zenginsiniz. İsteklerinizi dinleyen, yeteneklerinize saygı gösteren ve alileriniz için daha iyi yaşamlar kurmanızına izin veren bir hükümetle yaşamak hakkınız. Maalesef hükümetiniz sizi bu fırsatlardan mahrum bırakıp barışı ve komşularınızın istikrarını tehdit ediyor. Tahran'daki rejimi sizin iradenizi kaale almaya ve size hesap vermeye çağırıyoruz. İran halkının özgürlüğü ve adaleti kucaklayacak bir hükümetinin olacağı ve İran'ın özgür uluslar topluluğuna katılacağı gün gelecek. O iyi gün geldiğinde ABD'den daha iyi bir dostunuz olmayacak."
Bu kadar özgürlük ve demokrasi canlısı olan bir ülkenin Suudi Arabistan ile yeni bir silah anlaşması yapması ise oldukça garip. Bush yönetiminin Suudilere değeri 20 milyar dolara varan JDAM akıllı bombaları satma anlaşmaları ise bölgede İran’a karşı bir cephe oluşturma ve hedefteki ülkeyi yalnızlaştırma niyetini gösteriyor.
Bir yandan bölgeye barış ve demokrasi getirme vaadiyle Irak topraklarında savaş veren ABD’nin öte yandan diğer Arap ülkelerini silahlandırması, asıl niyetin açığa çıkmasını sağlıyor; bölgedeki yönetimleri demokratik olsun ya da olmasın destekleyip kendi yanına çekmek, bu ülkelere silah satıp kendi silah endüstrisine kaynak sağlamak ve ileride olası bir mücadelede karşı ülkeyi (bu durumda İran oluyor) zor durumda bırakmak ve petrol gibi önemli bir enerji kaynağını kendine yakın devletlerin kontrolleri altında tutmasını sağlamak.
İki büyük batılı devletin yaptığı Orta Doğu turu bize birkez daha gösterdi ki, ülkeler ikili ilişkiler söz konusu olduğunda kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip bu yönde anlaşmalar gerçekleştirmekteler. Bunun sonucunda da yüz yıllardır bölgede savaşlar sona erdirilememiştir ve bu gidişle de kolay sona erdirilecek gibi durmuyor...
Kaynaklar:
CNNTürk
Radikal Gazetesi
Radikal Gazetesi
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
fransa,
iran
Geride bıraktığımız günlerde etrafımdaki yoğunluk nedeniyle pek fazla yazı yazamadım, hatta hiç yazamadım. Bir ara artık blogu bırakmayı düşünsem de vazgeçemedim, çünkü yazmak istediklerim vardı, söylemek istediklerim. Ve her zaman da olacak galiba. Bu nedenle devam ediyorum bloga.
Gündem yine yoğun tabi. Ülke medyası tamamen MHP ile anlaşan hükümetin üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için yapılacak olan anayasa değişikliğine odaklanmış durumda. Yaklaşık 3 haftadır bu konuya ağırlık veriliyor ülkemizde. Peki ya diğer ülkelerde ne tartışılıyor dersiniz?
Bazı Ülkeler
Mümtaz Soysal’ın Pazartesi günkü yazısında dile getirdiği üzere dış basın da yine kendi ülkelerinin sorunları ile boğuşuyor, Yunanistan’da ağırlıklı olarak Karamanlis’in Türkiye ziyareti tartışılıyor. Biz, türban tartışmalarından başımızı kaldırıp yapılan ziyareti tartışmadık bile, oysaki iki ülkenin birbirine yakınlaşması söz konusu olunca ilk önce mevcut sorunların çözümünün ne olacağı akla gelmeli. Mesela Patrikhanenin durumu ileride ne olacak, ruhban okulu açılacak mı, Yunan başbakanının ziyaretinde bunlar konuşuldu mu, hangi yönde mesajlar verildi? Bu konular medyamızda yer almadı bile. Dışişleri bakanının şu sözleri iyi değerlendirilmeli: “Uzun vadeli baktığımızda, Türkiye’nin ve İstanbul’un pozisyonunu dikkate aldığımızda, belki bizim de biraz daha farklı bakmamızı, bu konuları tabu olarak düşünmememizi getirecek bir konu.Türkiye’ye neler güç katar, gücünden neler bazı şeyleri götürür, bunu çok dikkatli hesap etmek gerekir.”
İtalya ise Hükümet bunalımıyla uğraşmakta. Romano Prodi’nin 5 oy farkla düşürülmüş olması italyan medyasını meşgul ediyor. Fransa medyası küresel ekonomik bunalımı manşetlerine taşıyor. İngiltere ise terörle mücadele yasasını tartışıyor, gözaltı süresi 42 güne çıkarılırken polise ayrılan ödeneğin arttırılması söz konusu. Amerikan medyası ise zaten tüm dünyayı etkilemiş olan ekonomik sıkıntıyı irdeliyor.
Biz ise türbanı konuşuyoruz, tartışıyoruz. Bundan önce de zaten anayasa değişikliğini tartışıyorduk, yine mevcut hükümetin icraatlarının Cumhuriyet’i ve laik düzeni hedef aldığını söylüyordu ana muhalefet lideri, halen de öyle. Kısır bir döngü çerisinde benzer şeyleri söylüyoruz, halbuki türban için planlanan değişiklikle ileride ne olabileceğini konuşamıyoruz. Başını örten bir kız üniversiteden mezun olduktan sonra ne olacak, nerede, hangi koşullarda çalışacak bunlar konuşulmuyor, tartışılmıyor.
Velhasıl biz yine kendi yağımızda kavruluyoruz, bir dönemin bize armağan ettiği bir sorunla boğuşuyoruz.
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
Devamını Oku>>
Etiketler:
basın
Üzerinde yaşadığımız bu dünya pek çok suikasta tanıklık etmiştir, sayısız insan birilerinin hedefi olmuş ve saldırıya uğramışlardır. Pakistan'ın eski liderlerinden Benazir Butto da bu insanlardan biridir.
Peki bu kadar basit mi? Bu olayı sadece basit bir iktidar mücadelesinin hazin sonu olarak niteleyebilir miyiz? Bu suikast bunun dışında başka şeyler de söylemiyor mu bizlere?
Gazetelere ve gazetelerdeki köşe yazarlarına baktığımızda genel değerlendirme neredeyse hepsinde aynı oldu, “laik bir devlet anlayışını savunan lidere dincilerden saldırı!” Saldırıyı El-Kaide'nin yaptığı söylendi olayın hemen ardından, zaten Butto iktidar olunca bütün dincileri ezeceğim dememiş miydi? Pakistan hükumeti de bu yönde açıklama yaptı , saldırı El-Kaide'nin işiydi.
Bunun ardından ilk tespitlerde gelmeye başladı, müslüman ülkelerde demokrasi olmuyordu, yürümüyordu. Oktay Ekşi şunu vurguluyordu: “Bu iki ülkeden Hindistan’ın daha ilk günden itibaren "laikliği" korunmaya değer en önemli ilke sayması, buna karşılık Pakistan’ın kendisini her zaman "İslam Devleti" olarak görmesi asıl nedendir.”
Aslında Pakistan'ın ortaya çıkışı zaten bir Müslüman hareketi şeklindedir. Hindistan, İngilizlerin sömürgesinden kurtulduktan sonra Hindistan emiri altında yaşamak istemeyen Müslümanlar, mevcut devletten ayrılarak kendi devletlerini kurma yoluna gitmişlerdir. 14 Ağustos 1947 de “Tüm Hindistan Müslüman Ligi” partisi sayesinde bağımsızlığına kavuştu Pakistan. 1970 yılına kadar sakin bir hayat süren ülkede her şey o tarihten sonra karışmaya başladı.
1971 yılında İngiltere ve Hindistan'ın etkisiyle iç savaş yaşayan Pakistan ikiye bölündü ve doğu Pakistan bizim şu anda bildiğimiz Bangladeş adını aldı.
Bundan sonra ise baştaki laik lider Zülfikar Butto (Benazir Butto'nun babası) bir darbe ile Ziya ül Hak tarafından iktidardan indirildi. Bu generali destekleyen de yine Amerika idi.
Amerika, 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan işgali sonrasında Pakistan'a nükleer silah geliştirilmesi için destek verirken bir yandan da Afganistan-Pakistan sınırında Afgan savaşına katılması için militan yetiştiren medreselerin kurulmasına yardım etti. Daha sonra buralardan yetişenler El-Kaide militanı oldu.
Yine bu dönemde Sovyetlere karşı Pakistan'a verilen destek ile ülke, nükleer çalışmalara başladı ve 1988 yılında nükleer bombaya sahip oldu.
1988 yılında General Ziya ül Hak bir uçak “kazası” ile ölürken aynı uçakta garip bir şekilde Amerika'nın Pakistan elçisi de yer almaktaydı.
Bu tarihten sonra ise Benazir Butto ülkenin başına geçti ve 1999 yılında Pervez Müşerref'in darbesi ile iktidardan indirildi ve yurt dışına gönderildi.
Şimdi, Butto suikastının ardından kolay bir şekilde “müslüman coğrafya, şeriatın hüküm sürdüğü bir coğrafyada demokrasi işlemiyor, bu olay bize bunu gösteriyor” demek ne kadar doğru tartışılır. Öncelikle devletin kuruluşu zaten din kaynaklı, devleti kuranlar Hindistan'dan ayrılmak isteyen Müslümanlar. Bunula birlikte 1970 yılına kadar laik bir rejimle yönetilmeyi başaran Pakistan'da emperyalistlerin bölgeye yeniden dahil olması ile işler gerçekten oldukça karmaşıklaşmakta ve herşey iç içe geçmekte. ABD'nin yardımıyla ülkenin başına şeriat hükümlerini gözeten bir general darbeyle geliyor, Soğuk savaş çekişme alanında yer alan Pakistan, yeşil kuşak çatışmalarının içinde kalarak, o zamanın özgürlük savaşçısı, bu zamanın teröristlerinin yuvası haline dönüyor. (Cüneyt Ülsever: "Zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan, 1988 senesinde bugün "terörist" olarak nitelenen cihat liderlerini "özgürlük savaşçıları" nitelemesiyle Beyaz Saray’da ağırlamıştı.") Şimdilerde ise ülkenin sahip olduğu nükleer silahların dincilerin eline geçmesinden korkulurken, soğuk savaş döneminde ülke nükleer silaha da sahip olması için desteklenmesinde bir sakınca görülmemişti.
Sukastin ardında ise halk, hükümeti suçluyor, hükümet El Kaide diyor, El Kaide “biz yapmadık” açıklamasını yapıyor.
Tüm bu olanlarına ardından bir değerlendirme yapmak o kadar basit değil, herşeyin iç içe geçmiş, ilişkilerin karmaşıklaşmış ve emperyalistlerin çekişme alanı olmuş bir coğrafyada bir suikast de bu karmaşıklığa sadece yeni bir parça ekliyor. Sonuç ise cesur bir kadın siyasetçi, babası ile aynı kaderi paylaşıyor ve tarihin suikastlar listesine bir tanesi daha ekleniyor.
Kaynaklar:
Oktay Ekşi, 29 Aralık 2007
Cengiz Çandar, 29 Aralık 2007
Cüneyt Ülsever, 30 Aralık 2007
Wikipedi, Pakistan
Wikipedia, Pakistan
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
pakistan,
suikast
Ve sonunda herkesin “heyecanla” beklediği Kuzey Irak'a, PKK'ya karşı operasyon gerçekleştirildi ve Türk jetleri, 16 ve 22 Aralık'ta belirlenen hedefleri bombaladı.
Operasyon öncesine bakarsak, kamuoyunda bir beklenti oluşturulduğunu görüyoruz, her gün medayanın önde gelen gazetelerinde halkta bu isteği oluşturmak adına haberler yayınlandığını görüyorduk, köşe yazarları bu yönde yazılar yazdılar, editörler bu yöndeki haberleri manşete çıkardılar, önce tezkere ardından 5 Kasım ve beklentiler iyice yükseltildi.
Ardından “beklenen” harekat gerçekleştirildi ancak halk bu sefer tatmin olmamıştı, “dağın taşın bombalandığını, pek bir şey yapılmadığını” söyleyen sesler yükseldi ve görünen o ki, halk bu operasyondan tatmin olmamıştı. Medya da...
Burada insanlarımızın ne kadar kolay manipule edilebildiğini görebiliyoruz, hergün yayınlanan gazeteler ve TV programları aracılığıyla kamuoyu yönlendirilebiliyor, belli bir istek doğrultusunda kutuplaştırılabiliyor.
Bu sakıncalı durum dışında yapılan harekatlarda medyaya yansıdığı üzere görüldü ki, ABD ile istihbarat paylaşımı sayesinde söz konusu operasyonlar gerçekleştirilmiş, ve Amerika bilgilendirilerek.
Operasyonlardan önce ABD'nin bilgilendirilmesi normal karşılanabilir, neticede komşumuz Irak'ı halen işgal altında tutmaktalar, oradaki sorumlu güç ABD.
Gerçekten bir istihbarat paylaşımı gerçekleştiğine göre, artık bunun ardından neler yapılacağını konuşabiliriz, yani Türkiye'nin üzerine ne düştüğünü. Türkiye, bu istihbarat paylaşımı karşısında ne verecektir ABD'ye? Hangi sözler verilmiştir kapalı kapılar ardında?
ABD'nin Irak'ı işgalinin öncelikli nedeninin Enerji kaynakları olduğunu biliyoruz. Ortadoğu'nun enerji kaynakları dünyasındaki yerini göz önüne alarak, bu bölgede bir üs edinmenin ne kadar önemli olduğunu ABD de bilmekteydi ve ardından Irak işgali gerçekleşti. Amerika'nın İran'a karşı olan kininin temelinde ise İsrail ile olan ilişkileri ve yine enerji kaynakları olduğu da bir gerçek. Ve yapılan operasyonların ardından sorabiliyoruz, Türkiye'nin İran ile ilişkilerinde bir değişme (gerginlik) görülecek mi bundan sonra?
Türkiye-ABD-İsrail-İran çemberi bakalım bundan sonra bizlere neler gösterecek? Özellikle yapılan bu operasyonlardan sonra...
Devamını Oku>>
Etiketler:
iran,
kuzey ırak
Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor, hangi konularda anlaşmalar yapılıyor, çoğunluğumuz bunu bilmiyor. Hatta belki de tamamımız. Ancak tahmin edebiliyoruz, ancak fikir yürütebiliyoruz.
Kuzey Irak ve PKK konusunda da yaşadıklarımız böyle birşey, tam olarak neler yaşanıyor kapalı kapılar ardında, bilmiyoruz, ancak gördüğümüz olaylar bizleri hep meraklandırıyor.
Son dönemlerdeki gelişmeleri izlediğimizde zaten meraklanmamak elde değil. Önce biraz geriden başlayalım:
Ekim ayında meclisten alınan ve askerin sınır ötesine operasyon yapmasına izin veren tezkere'nin ardından kamuoyu baskısı daha da artmıştı hükümetin üzerinde. (zaten artan baskılar ile alınmadı mı bu tezkere?) Hükümetin elinde yetki olmasına rağmen sınır ötesine bir askeri operasyon gerçekleşmiyordu.
Bunun üzerine Kasım başındaki Bush - Erdoğan görüşmesi bekleniyor dendi.
Aynı sıralarda Mesut Barzani'nin açıklaması geldi, "kedi bile vermem!" Türk hükümeti, elinin altında bulunan tezkere ile tehdit etmeye çalışırken, Barzani de Kürt topraklarına saldırıya izin vermeyeceğini açıklıyordu.
Ancak Erdoğan - Bush görüşmesinin ardından rüzgar değişmeye başladı.
İstihbarat değişimden bahsedilmeye başlandı, Barzani daha yuvarlak ifadeler kullandı ve sivillere zarar vermecek bir operasyona karşı çıkmayacağını ortaya koydu ve Silahlı Kuvvetler sınır ötesine bir operasyon dahi gerçekleştirdi sonunda.
Peki bu noktaya gelinirken, kapalı kapılar ardında neler konuşuldu, hangi sözler verildi, hangi anlaşmalar yapıldı? Mesut Barzani'nin söylemindeki değişikliğin nedeni neydi? Gerçekten söylenen istihbaratın sağlanması nasıl gerçekleşecekti?
Gerçekten de konuşulmaya başlanan "kapsamlı bir plan" var mıydı? Varsa ayrıntıları nelerdi ve kimlere neler vermekteydi?
Radikal gazetesinden Murat Yetkin buradaki yazısında bu konu hakkında şunları söylüyordu:5 Kasım'da Bush'un "PKK ortak düşmanımız" diye Irak'taki Amerikan askeri gücüne açık talimatı bundan sonra geldi. Buradan, henüz içeriği Türk Meclisi'ne de, kamuoyuna da açık olmayan 'kapsamlı planın' ABD yönetimi (ve zincirleme olarak Irak Kürt yönetimi) nezdindeki değiştirici etkisinden söz etmek mümkün. Başbakan'ın son demeçlerinde, çelişki olduğu izlenimi uyandıran bazı ifadeleri acaba bu 'kapsamlı planın' parçası, oradan haberler veren işaretler olarak okumak mümkün mü? Nedir Başbakan'ın dilinin altındaki?
Başbakan'ın dilinin altındakini bilmiyoruz tabi, ama ABD - Türkiye görüşmesinin ardından birşeylerin değiştiği kesin olarak ortada...
Bu görüşmenin ardından konuşulmaya başlanan bir diğer konu ise "istihbarat paylaşımı". İstihbarat paylaşımı ne ölçüde gerçekleşecek ve neleri kapsayacak bilmiyoruz, İter Türkmen ise buradaki yazısıyla bize bir bilgi veriyor:İSTİHBARAT servislerinin zaman zaman hükümetlerin siyasi amaçlarına hizmet eder nitelikte raporlar hazırladıkları kimsenin meçhulü değildir. Bu alanda CIA, özellikle sabıkalı sayılır.
Ayrıca yine Murat Yetkin buradaki yazısında "CIA'in Öcalan'ın yakalanması konusunda Türkiye'ye verdiği destekte, MİT'in Lockerbie'nin Libyalı bombacılarının yerinin saptanması konusunda CIA'e verdiği desteğin" karşılıklı güven sağladığını söylüyor.
İstihbaratın doğruluğuna dair şüpheler ile birlikte şu soruyu da sorabiliyoruz: verilen istihbaratın karşılığı olarak bir şey olacak mı Türkiye tarafından?
Yine kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilmiyoruz, bir görüşmenin ardından gazetecilere verilen demeçlerin değişmesi, medyaya yansıyan haberlerin değişmesi merak uyandırıcı... Neler olacağını ancak bekleyerek görebileceğiz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
istihbarat,
kuzey ırak,
tezkere
Uzun zamandır Rusya uluslar arası alanda kendisinden söz ettirmeyi başarıyor ve yaptığı her hamle, attığı her adım soğuk savaşın başlangıcı olarak lanse ediliyor. Bazı yorumlarda ise, "ve Rusya soğuk savaşı başlattı..." deniyor. Resmi anlamda bir soğuk savaş başlamış olmasa bile, böyle bir gerginliğin söz konusu olduğu kesin.
Putin, ilk net çıkışını geçtiğimiz aylarda Münih'de gerçekleşen güvenlik konferansında dile getirmişti. ABD'nin dünyada izlemiş olduğu tek taraflı politikaların "güvenliği" tehdit ettiğini söyledi. Bu konuda kesinlikle haklıydı Rusya, ABD dünya güvenliğini tehdit ediyordu ama bunu Rusya'nın dile getirmiş olması, özellikle Avrupa'da büyük yankıya neden oldu, soğuk savaş döneminde bir tehdit olan Rusya'nın dünyada şu anda var olan tek kutupluluğu sona erdirme isteği, yeni bir soğuk savaşa neden olabilirdi.
Rusya'nın bu güvenlik zirvesindeki çıkışını, kendini koruma gayesinde olduğunu söyleyebiliriz, bunu ortaya koyacak pek çok sebep var.
ABD ile Sovyetler Birliği arasında 1972 yılında imzalanan Antibalistik Füze Anlaşması (ABM) iki kutup arasında dengeyi sağlayan unsurlardan bir tanesiydi. Bu anlaşma SSCB ve ABD'ye yalnızca başkentleri etrafında füzesavarlara sahip olma hakkı tanımaktaydı ve imzalandığı zamanda iki tarafta da artmakta olan endişeleri biraz olsun azaltmayı başarmıştı. Ancak 2001 yılında ABD aldığı karar iel bu anlaşmadan çekildiğini duyurdu. Anlaşmadan çekilmekle kalmayıp Kaliforniya ve Alaska'ya füze savunma sistemi projelerini hayata geçirdi.
ABD bu hamlenin Kore ve İran'a karşı bir savunma tedbiri olduğu açıklamasını yapsa da bunun aslında böyle olmadığı pek çok çevre tarafından dile getiriliyor. Çünkü söz konusu ülkelerin ne şimdi ne de gelecekte 5-8 bin km menzilli füzelere sahip olamayacağı hesapları, anlaşmadan çekilme nedeni olarak Rusya-ABD arasında kurulan stratejik dengenin Rusya alehine bozulması amacını ön plana çıkartıyor.
ABD füze savunma sistemlerini yalnızca kendi topraklarına yerleştirmekle kalmadı ayrıca Polonya ve Çek cumhuriyeti'ne konuşlandırmak istediği "Avrupa Füzesavar Savunma Sistemi" Rusya'yı "kuşatılmışlık" hissine iten bir başka olgu. Yine bu sistemin gerekliliği olarak öne sürülen sebep ise Kore ve İran. Ancak Rusya için bu pek de geçerli bir sebep değil, zira buna verdiği tepki; "bu füzesavar sistemleri İran'a karşı ise neden bunları Türkiye ve kafkaslara yerleştirmiyorsunuz?"
Böylesine büyük bir çekişme alanında Türkiye'nin adının (füze kalkanı için düşünülen ülke olarak) geçmesi rahatsızlık verici ancak Rusya'nın bu füze kalkanı projesinden çıkardığı sonucun "Bize karşı düşmanca emelleriniz var!" olduğu kesin. Çünkü yerleştirilen savunma sistemi, yapılacak değişikliklerle saldırı bataryası olarak kullanılabilir. Bu ihtimalin bulunması Rusya'yı oldukça tedirgin ediyor.
ABD'nin radar sistemlerini konuşlandırmada yaptığı değişiklikler de önem taşımakta. Hawaii'de denizde konuşlandırılmış olan X dalga boyunda çalışan ve Sibirya'nın büyük bir kısmıyla Çin'i kontrol eden çok gelişmiş radar sistemlerini Kamçatka civarına nakletmesi de Rusya'da kuşkuyla karşılanan konulardan bir diğeri.
Rusya'nın rahatsızlık duyduğu bir diğer konu ise Nato'nun eski doğu bloku ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi. Gün geçtikçe Doğu Avrupa ülkelerindeki Amerikan askeri varlığı artmakta. Romanya ve Bulgaristan'da yeni ABD üslerinin kurulması, Rusya tarafında yine endişeyle karşılanıyor. Ayrıca Nato'da boş durmayıp üyelerini ve dolayısıyla etki alanını genişletmeyi sürdürüyor. Ukrayna ve Gürcistan'ın Nato üyeliklerinin gündeme gelmesi, hatta Gürcistan'ın 2009'da Nato'ya gireceğine dair açıklama yapması, Rusya tarafından bir bir yitirilen kaleler olarak yorumlanmakta.
Yaşananlar bir "kuşatma" harekatı mıdır, değil midir, bu ABD ve Rusya'ya göre değişmekte. Söz konusu durum hakkında Ali Külebi şu yorumu yapmakta: "Söz konusu kuşatmada taşların eksik olduğu yer, ABD için son derece stratejik önem arz eden Hazar çevresi. Bu noktada İran İslam Cumhuriyeti de en önemli eksik taş. İran'ı bir şekilde ele geçirmek isteyen ABD'ye karşı Rusya'nın da artık giderek kuşatma sendromu ile ABD'ye sert tepkiler vermesi doğal görülüyor."
(devam edecek)
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
rusya
Son günlerde artan şehit cenazeleri ile birlikte herkesin PKK konusundaki hassasiyeti artmış durumda. Son dönemde yapılan anketlere göre halkın %80 e yakın bir bölümü sınır ötesine yapılacak askeri bir harekatı destekleklemekte. Ancak hal böyle iken ülkeyi yönetenler ve askerler arasında yetki tartışmaları yaşanıyor.
Anayasanın 117. maddesine göre “Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” Bakanlar Kurulu, yani hükümet. Bunu bilerek konuşan Genelkurmay Başkanı, sınır ötesine yapılacak bir askeri operasyon için siyasi karar gerektiğini söylerken, Başbakan’ın yaptığı açıklama ise “Askerden talep gelirse destekleriz.” oldu. Bu açıklama, tamamen sorumluluktan kaçma amacı taşıyan bir açıklamaydı, artan kamuoyu baskısı karşısında topu taca atma taktiğiydi.
Bunun böyle gözüktüğünü nedense sonradan farkeden Başbakan, durumu toparlamak için yaptığı açıklama ise, tam anlamıyla hükümet ile güvenlik güçleri arasındaki mesafeyi ve iletişimsizliği göstermekteydi: “içerideki beşbin bittimi ki, dışarıdaki beşyüz ile uğraşalım”. Hükümet ile askeri kanat, yaptıkları güvenlik zirvesi’nin ardından her nekadar “uyum ve eşgüdüm” açıklamaları yapsa da, bir diyalog eksikliği olduğu, başbakanın yaptığı açıklamayı düzeltmesi ile gayet net bir şekilde ortaya çıkıyordu. “ İçeride 1500, dışarıda 3 bin 500.” Demekki hükümet ile ilgili güvenlik kurumları yeterince diyalog halinde değildi ki, başbakan sınırların içerisinde mi, yoksa ötesinde mi daha çok terörist olduğunu bilmiyordu. Bu aşamadan sonra yapılacak “uyum içerisinde olma” açıklamaları pek önem taşımıyor aslında.
Şu anki durumla (bilinçli ya da bilinçsiz) karıştırılan bir konu da 1 Mart Tezkeresi. Hükümetin söylemine göre, zamanında 1 Mart Tezkeresi’ne karşı çıkanların şimdi Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmayı talep etmeye hakları yoktu. Halbuki söz konusu tezkere ile Türk askerinin sınırlar dışında askeri operasyonlar yürütmesine yetki verilirlirken, bir yandan da güneydoğu topraklarının büyük bir bölümü Amerikan Askeri’nin yerleşimine açılmaktaydı, Amerikanlar’a uzunca bir süre bölgede “istirahat” hakkı verilmekteydi. Bu karar verilmiş olsaydı, bizim askerimizin de Irak bataklığına çekilmiş olması bir yana, işgale destek veren ülke olmamız konumuyla hergün Irak’da yaşanan çatışmaların benzerlerini de ülkemiz topraklarında görebilecektik. 1 Mart Tezkeresi, komşu bir ülkeyi işgali öngörürken, şimdiki durum ise sınır güvenliğimizi sağlamaya yönelik bir operasyonu öngörüyor. Bu iki konunun beraberce karıştırılıp tartışılması ise son derece yanlış ve mantık dışı.
“Kuzey Irak’da yer alsaydık, PKK’nın hortlamsını ve Bölge Kürt Yönetimi’nin güçlenmesini engelleyebilirdik.” Bu tez de yine mevcut gerçekleri göz ardı etmekte. Herşeyden önce PKK’nın güçlenmesi, ona yardım edilmesinden kaynaklanmakta. PKK’ya yardım eden ülkelerin ve güçlerin ise kimler olduğu ortada. Hem dost hem müttefik dediğimiz ülkelerin isimlerinin PKK ile anılması gayet manidar. Bölge Kürt Yönetiminin PKK ile bağları da bilinmeyen birşey değil. Bunun ardından bizim askerimizin 2003 yılından beri Irak’ın işgaline ortak olması çok şeyi değiştirmeyecekti, terör, aldığı destek ile varlığını sürdürecekti. Ayrıca Irak’da Şiilerin güçlenmesinin ardından kuzeyde yer alan Kürtlerin de kendi başlarına hareket etmesi gayet doğal, çünkü parçalanan bir Irak’da bölgede yer alan kürt yönetimi de değişen koşullara göre hareket etmekte.
İşte tam burada birbirine karıştırdığımız bir diğer konuya gelmekteyiz, bölgede güçlenen bir Kürt Yönetimi ve haksızlığa uğrayan Türkmenler ile terör olayları. 2007 yılının Ocak ve Şubat aylarında ağırlıklı olarak ülke gündemini meşgul eden konu Kuzey Irak’ta Kürtlerin Türkmenler üzerine uyguladığı baskı ve sindirme politiklarıydı. Yıl sonunda yapılacak Kerkük referandumu ile şehrin kürt yönetimine geçeceğini hesaplayan Türk kamuoyu, askerin Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmasını meşru ve gerekli görmekteydi. Ancak şu anda o konu unutuldu ve sınır ötesi harekat bu sefer PKK karşısında dillendirilmeye başlandı. Bu iki konu birbirine karıştırılarak hep “bir sorun varsa gönderelim askeri, bitirelim işi!” teziyle soruna yaklaşıldı. Halbuki Türkiye her iki sorunda da yeterince etkili davranamadı, Kuzey Irak’da azınlık konumuna düşen Türkmenlerin haklarını koruyamadı, diplomatik yollardan çözüm üretemedi, PKK’nın mali kaynaklarını kurutamadı, ona verilen desteğin önüne geçemedi. Ayrıca son günlerde hep konuşulan askeri operasyon ise bir baskın olmaktan çıkıp, “hazırlanın, biz geliyoruz” şekline dönüştü. Zira bu habere göre, 22 Mayıs’ta PKK’nın önde gelen isimleri bir araya gelmiş, rahatça toplantı yapmaktaydı, zamanında yapılacak bir müdahele ile belki de şu anda PKK bitme noktasına gelecekti. (Böylesine bir toplantı yapabilmenin rahatlığı ise nereden gelmektedir, merak konusu...)
Tüm bunların üzerine Başbakanın (yaklaşmakta olan seçimi düşünerek söylediği) “Ben kabile reisiyle görüşmem” açıklamasını düşünürsek, Türkiye’nin önümüzdeki aylarda daha dikkatli, daha özenli davranması gerektiği ortaya çıkar. (“seçim atmosferi içerisinde daha neler söylenebilir ve neler yapılabir?...”) Sonbahar’da yapılacak olan Kerkük referandum’u ile gündemin yeniden hareketleneceğini de hesaba kattığımızda, seçimden sonra Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin istikrar ve siyasi irade olduğunu söyleyebiliriz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
kuzey ırak,
tezkere
Org. Yaşar Büyükanıt, Hürriyet
Tehditler devletten devlete olmaktan çıkarak asimetrik ve çok boyutlu hale gelmiştir. Bu yüzden diyorum acaba Soğuk savaş yerini karanlık savaşlara mı bıraktı
Karanlık Savaşlar şu yöntemlerle yürütülmektedir:
* Ekonomik manipülasyonlar
* Rejimleri yeniden tanımlamalar
* Renkli başkaldırılara destek
* Ülkelerin isimleri başına ekler getirmeler
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
İran, ABD, Rusya ve dumanı tüten komplo teorileri
Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!
(Suat Taşpınar, 08/04/07, Radikal)
Herşey mart ortasında başladı. Moskova'da yayınlanan haftalık bir gazete bir manşet attı. Ağırlığı, saygınlığı olan bir gazete değildi. Haber bir yerlerde daha kısaca yayımlandı ve unutuldu. Derken, İsrail merkezli bir haber-analiz sitesi aynı haberi süsleyip yeniden piyasaya sürdü. Artık 'show business'ın parçası olan ve sansasyonla yatıp kalkan dünya medyası, bu kez üstüne atladı. Haber fos çıktı, ama birileri hedefi tam 12'den vurdu!
İlkin Rus gazetesi 'Argumenti Nedeli'nin yayımladığı haber özetle şöyleydi: "ABD, İran'daki 20 hedefi, 6 Nisan Cuma sabahı 06.00'dan itibaren 12 saat boyunca bombalayacak. Kaynağımız bir Rus askeri istihbarat yetkilisi". Heyecanı artırmak için adet olduğu üzere operasyona şimdiden ad da bulunmuş ve 'Isırık Operasyonu' denmişti.
Beklenen etki yaratılamamış olacak ki, bir hafta sonra İsrail istihbaratınca desteklendiği söylenen, istihbarat-strateji-küresel güvenlik gibi mühim konularla uğraşan DEBKA File adlı web sitesinde aynı haber, yepyeni bir iddia gibi paketlenip tekrar yayımlandı. Yine Amerikan saldırısının başlayacağı gün olarak 6 Nisan tarihi veriliyor, kaynak olarak GRU, yani Rus askeri istihbaratı gösteriliyordu. Haber dünyaya mal olduktan sonra, kaynağına geri döndü. Rus ajansları, televizyonları '6 Nisan' senaryoları yazmaya devam ettiler. Artık ismi açıklanan bazı üst düzey yetkililer, "Gününü, saatini bilmeyiz, ama bir operasyon olacağı kesin" diyordu.
Uzatmaya gerek yok. 6 Nisan geldi geçti. Kimse kimseyi vurmadı. Belki yarın öbür gün vurur. Ama daha önemli bir şey oldu. Petrolün varil fiyatı, bu haberin etrafında kopartılan gürültü ve spekülasyon yüzünden 70 dolara fırladı. Bu, son yedi ayda çıkılan en yüksek noktaydı. Hafta içi Moskova'da yapılan, saygın ekonomistlerin katıldığı bir konferansta birisi, "Petrol fiyatlarının yılbaşında öngörüldüğü gibi hızlı şekilde düşmesi ekonomiyi zora sokar. En iyisi ABD'nin İran'ı vurması ve petrolün rekor fiyata çıkması" dedi. Petrol fiyatındaki her 1 dolarlık artışın, Rusya bütçesine katkısının yıllık 1 milyar dolar olduğu konuşuluyordu.
Hani bu ara komplo teorisi yazmak pek moda ya. "Acaba" diyor şeytan, "Bu haberi medyaya ısmarlayanlar, tansiyonu yükseltmenin petrol fiyatlarını yükseltmek olduğunu bilerek, planlı bir eylem mi yaptı?" Bir yanda Rusya'nın, öbür yanda petrole büyük paralar bağlayan 'hedge fund'ların ekmeğine yağ süren bir operasyon mu düzenlendi? Ve şeytan bir kez ininden çıktıktan sonra, tehlikeli sorular sormaya devam ediyor:
"ABD'nin Irak'tan sonra İran batağına saplanması kime ne fayda sağlar? Bu savaş zaten sarsılan Amerikan İmparatorluğu'nun kendi sonunu hızlandırmasını sağlamayacak mı? Bu savaş dünyada ABD düşmanlığını körükleyip İslam dünyasıyla daha sıcak ilişkileri olan 'yeni süper güçler'in önünü açmayacak mı? Bu savaş Basra Körfezi'nden dünyaya petrol çıkışını kesip varil fiyatını belki 100 dolara fırlatmayacak mı?"
ABD, Soğuk Savaş'ı bir tek mermi atmadan kazandı ve SSCB -propaganda temelli dış etkiler önemli olsa da- son tahlilde kendi yanlışlarıyla kendini yıktı. Bugün SSCB'nin vârislerinin tek mermi atmadan rövanşı alma şansı mı var acep? Kalem sahiden de kılıçtan güçlü mü yoksa? Propaganda savaşının uzun menzilli füzelerinin 'iyi kurgulanmış haberler' olduğunu birileri bize ispatlamaya mı çalışıyor?
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Bir devletin temelinin "adalet" olduğunu daha önce "Linç" başlıklı yazıda söylemiştik. Adalet, devletin varoluş sebebidir, ortaya çıkışına bu alandaki ihtiyaç sebep olmuştur. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkalrda uzlaşmayı sağlayacak yegane kurum Devlet'dir. Adaletin yerine getirilmesi içinse Hukuk'a başvurulur.
Hukuk kelimesi Arapça "Hak" kökünden gelir ve bu kelimenin çoğuludur.(*) Türk Dil Kurumu'na göre ise "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür".
Hukuk'un kelime anlamından yola çıkarsak, hakkı, haklıya teslim edemeyen bir devletin varolş sebeplerinden biri gerçekleşmeyerek, meşruiyeti tartışmalı hale gelir. Aynen 5 yaşında ölen Selvan'ın başına gelenler gibi.
Radikal Gazetesi'nin 27 Şubat'taki haberine göre, 9 Mart 2001 günü ailesi ile büyük marketlerden birine giden 5 yaşındaki Selvan'ın üzerine raflar yıkılmış, küçük çocuk altta kalarak ölmüştü.
Aile, olaydan sonra devletin, vaadettiği adaleti yerine getirmesi ve sorumsuzluğun cezasız kalmaması talebiyle mahkemeye başvurdu, ilk bilirkişi heyeti "maktul'un de sorumlu olduğunu söyledi ancak babanın rapora itiraz etmesinden sonra ikinci bilirkişi heyeti rafın duvara montesiz, bir ayağının eksik ve TSE standartlarına aykırı olduğunu ve çocuğun teması olmadığını saptadı.
Mahkeme bunun üzerine sorumlulara önce hapis cezası verdi sonra da bunu paraya çevirdi. Bunun üzerine baba kararı temyiz'e götürdü.
Bu aşamadan sonra davayla ilgili tek bir tebligat bile almayan Karahan, geçen hafta Yargıtay'ın internet sitesinde araştırma yaparken şaşkına döndü. Karar, 11 Mayıs 2005'te 'eksik soruşturma' gerekçesiyle bozulmuştu. Hemen 20. Asliye Mahkemesi'ne koşan Karahan, dosyada gördüklerine inanamadı. Dava bir kez daha görülmüş, yeniden yargılama sürecinde tebligatlar kazadan sonra kapattığı işyerine yapılmıştı.
Bu aşamadan sonra mahkeme yeniden bilirkişi heyeti atadı. 15 Mart 2006 tarihinde yemin ederek göreve başlayan bilirkişilerin raporlarını tamamlama süreleri 15 gün idi. Fakat burada bir çelişki vardı, bilirkişi heyetinin raporlarını verdiği gün, göreve başladıkları gün ile aynı gündü. Yani hakim görevi verdi, "bilirkişi" de bilir-kişi olduğunu ıspatlarcasına raporu hemen cebinden çıkarıp sundu!
Baba dosyada bir de bilirkişi istifası buldu. Üstelik onun tarihi de 15 Mart 2006'ydı. Avukat Uğur Erhan Dinçer, dilekçede, 'değerlendirmeye yönelik yeknesaklık ve görüş birliği olmadığından' istifasını yazmıştı.
Baba, şimdi yeniden yargıtayda ve adaletin yerini bulmasını bekliyor.
Bir devlet adaleti sağlayamıyorsa, hukuku bir kişinin ya da grubun çıkarlarına göre değiştirip ihlal ediyorsa, haksızlığa uğrayan bireyler üzerinde devlet olma hakkını kaybetmiştir. Vergi alamaz, askere çağıramaz, herhangi bir denetimde bulunamaz, çünkü vaadettiği adaleti sağlayamamıştır.
Beş yaşında ölen Selvan'ın davası şu anda Yargıtay'da bekliyor. Geç gelen adalet adaleti sağlayamasa da, hala geç olmadığını düşünebiliriz. Hukuk'un üstünlüğünün sağlanması için hala fırsat var. Ve hala bu ülkede devletin adaleti sağlayabildiğine inanmak istiyoruz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
adalet

Genellikle Batı ile Doğu medeniyetlerini karşılaştırmak söz konusu olduğunda biz, doğu medeniyetlerine mensup insanların kendilerini küçük görme, "onları" ise yüceltme eğilimi vardır. Biz pek çok şey de geri kalmışızdır, onlar ise her şey de ileridirler, bizden daha iyi ve daha çok bilirler. Kısacası bizden üstündürler.
Halbuki, doğu medeniyetlerinin şu anki geri kalmışlıklarını tarihin bütün zamanlarına atfedemeyiz. Yüzyılla önce doğu insanlarının, batılılar kendi aralarında savaşıyorken, kurdukları medeniyet ve ulaştıkları bilgilerden bazılarına, şu anda pek çok alanda üstün gördüğümüz batı uygarlığı yeni yeni ulaşmaya başlamıştır. Bunun son örneği de 24 Şubat'da Sabah gazetesinde yayınlanan bir haber oldu.
Haberde şunlara yer verildi; " ABD'deki Harvard Üniversitesi'nden Peter Lu ile Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhardt adlı araştırmacıların yaptığı çalışmaya göre İslam dünyasındaki sanatçıların çinilerinde kullandıkları geometri bilgisine, Batılı matematikçiler ancak 500 yıl sonra ulaşabildi. İki bilim adamı bu tezlerine örnek olaraksa, Bursa'da bulunan Yeşil Cami'deki çiniler ile İran, Irak Afganistan ve Özbekistan'daki yapıtları gösterdi.
Bilim dergisi "Science"da yayımlanan bu ilginç araştırmaya göre, önceleri İslam sanatçılarının çinilerdeki bu şekilleri sadece pergel ve cetvelle yaptıkları sanılıyordu. Ancak ABD'li iki bilim adamı, mercek altına aldıkları yapılarda "kuvasi kristal geometrisi" denilen ve düzensiz aralıklarla kendini tekrar eden bu sistemin kullanıldığını saptadı. Bu sistemi Batı'da ilk geliştirense, bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce tanınmış İngiliz bilim adamı Roger Penrose oldu. Bu geometrik sistemde, 5 ve 10 kenarlı şekiller düzensiz ve çok büyük aralıklarla birbirini takip ediyor. Araştırmacılara göre, hayli karmaşık olan bu düzeni dev ölçekli düzlemlerde kullanmak ise çok büyük bir matematik bilgisi gerektiriyor. Ortadoğu ve Orta Asya'da bu çinilerin, cami ve medreselerde yapıldığının belirtildiği yazıda, bu geometrinin Batılı matematikçiler tarafından ancak 500 yıl sonra keşfedilebildiğine dikkat çekildi."
Araştırmayı yapan Peter Lu'nun şu sözleri aslında her şeyi ele veriyordu; "Bu sistem, çok da önem vermediğimiz bir kültürün aslında sandığımızdan ne kadar ileri olduğunu gösteriyor." çok da önem vermediğimiz bir kültür...
Bu sözde dikkat edilmesi gereken nokta, onların önem vermediği kültüre bizim de önem vermiyor olmamız. Bu düşünceyi nasıl benimsediğimiz, aklımıza nasıl yerleştiğiyse bir başka tartışmanın derin konusu olur.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise böyle bir araştırmayı onlar yapınca kaale almamız. İlgili haberde adı geçen "kuvasi kristal geometrisi" dışında bir çok bilimsel buluşu ilk yapan İslam bilginleri ise;
İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl,
Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; alim Razi,
Mikrobu ilk tanımlayan alim Akşemseddin,
Cüzzamı bulan alim ... İbni Cessar,
Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip,
Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm,
Retina tabakasını bulan alim İbni Rüşd,
İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar,
İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas,
Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis,
İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan,
Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi,
Trigonometriyi ilk bulan alim Battani,
Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa,
Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi,
İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus,
Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam,
İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra,
Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid,
İlk usturlabı yapan alim Zerkali,
Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni,
Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler,
Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani,
Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah,
İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa,
İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem,
Sesin .fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi,
İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara,
Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi,
İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas,
Yer çekimini ilk bulan alim Razi,
Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus,
Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini,
Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan,
Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi,
İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir,
Saf alkolü ilk elde eden alim Razi,
Fosforu ilk bulan alim Beşir,
Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed,
İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta,
İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim,
İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar... (sinanoglu.net'ten)
Tüm bu bilgilerden sonra sanırım ön yargılarımızı gözden geçirmemiz gerkecek. Tez zamanda bunu gerçekleştirmemiz dileğiyle...
Devamını Oku>>
Etiketler:
bilim