24 Şubat 2007 Cumartesi

500 Yıl Önce...

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!


Genellikle Batı ile Doğu medeniyetlerini karşılaştırmak söz konusu olduğunda biz, doğu medeniyetlerine mensup insanların kendilerini küçük görme, "onları" ise yüceltme eğilimi vardır. Biz pek çok şey de geri kalmışızdır, onlar ise her şey de ileridirler, bizden daha iyi ve daha çok bilirler. Kısacası bizden üstündürler.

Halbuki, doğu medeniyetlerinin şu anki geri kalmışlıklarını tarihin bütün zamanlarına atfedemeyiz. Yüzyılla önce doğu insanlarının, batılılar kendi aralarında savaşıyorken, kurdukları medeniyet ve ulaştıkları bilgilerden bazılarına, şu anda pek çok alanda üstün gördüğümüz batı uygarlığı yeni yeni ulaşmaya başlamıştır. Bunun son örneği de 24 Şubat'da Sabah gazetesinde yayınlanan bir haber oldu.

Haberde şunlara yer verildi; " ABD'deki Harvard Üniversitesi'nden Peter Lu ile Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhardt adlı araştırmacıların yaptığı çalışmaya göre İslam dünyasındaki sanatçıların çinilerinde kullandıkları geometri bilgisine, Batılı matematikçiler ancak 500 yıl sonra ulaşabildi. İki bilim adamı bu tezlerine örnek olaraksa, Bursa'da bulunan Yeşil Cami'deki çiniler ile İran, Irak Afganistan ve Özbekistan'daki yapıtları gösterdi.

Bilim dergisi "Science"da yayımlanan bu ilginç araştırmaya göre, önceleri İslam sanatçılarının çinilerdeki bu şekilleri sadece pergel ve cetvelle yaptıkları sanılıyordu. Ancak ABD'li iki bilim adamı, mercek altına aldıkları yapılarda "kuvasi kristal geometrisi" denilen ve düzensiz aralıklarla kendini tekrar eden bu sistemin kullanıldığını saptadı. Bu sistemi Batı'da ilk geliştirense, bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce tanınmış İngiliz bilim adamı Roger Penrose oldu. Bu geometrik sistemde, 5 ve 10 kenarlı şekiller düzensiz ve çok büyük aralıklarla birbirini takip ediyor. Araştırmacılara göre, hayli karmaşık olan bu düzeni dev ölçekli düzlemlerde kullanmak ise çok büyük bir matematik bilgisi gerektiriyor. Ortadoğu ve Orta Asya'da bu çinilerin, cami ve medreselerde yapıldığının belirtildiği yazıda, bu geometrinin Batılı matematikçiler tarafından ancak 500 yıl sonra keşfedilebildiğine dikkat çekildi."

Araştırmayı yapan Peter Lu'nun şu sözleri aslında her şeyi ele veriyordu; "Bu sistem, çok da önem vermediğimiz bir kültürün aslında sandığımızdan ne kadar ileri olduğunu gösteriyor." çok da önem vermediğimiz bir kültür...

Bu sözde dikkat edilmesi gereken nokta, onların önem vermediği kültüre bizim de önem vermiyor olmamız. Bu düşünceyi nasıl benimsediğimiz, aklımıza nasıl yerleştiğiyse bir başka tartışmanın derin konusu olur.

Bir diğer dikkat çekici nokta ise böyle bir araştırmayı onlar yapınca kaale almamız. İlgili haberde adı geçen "kuvasi kristal geometrisi" dışında bir çok bilimsel buluşu ilk yapan İslam bilginleri ise;

İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl,

Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; alim Razi,

Mikrobu ilk tanımlayan alim Akşemseddin,

Cüzzamı bulan alim ... İbni Cessar,

Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip,

Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm,

Retina tabakasını bulan alim İbni Rüşd,

İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar,

İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas,

Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis,

İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan,

Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi,

Trigonometriyi ilk bulan alim Battani,

Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa,

Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi,

İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus,

Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam,

İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra,

Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid,

İlk usturlabı yapan alim Zerkali,

Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni,

Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler,

Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani,

Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah,

İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa,

İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem,

Sesin .fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi,

İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara,

Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi,

İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas,

Yer çekimini ilk bulan alim Razi,

Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus,

Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini,

Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan,

Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi,

İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir,

Saf alkolü ilk elde eden alim Razi,

Fosforu ilk bulan alim Beşir,

Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed,

İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta,

İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim,

İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar... (sinanoglu.net'ten)

Tüm bu bilgilerden sonra sanırım ön yargılarımızı gözden geçirmemiz gerkecek. Tez zamanda bunu gerçekleştirmemiz dileğiyle...



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
17 Şubat 2007 Cumartesi

Or. Eşref Bitlis'e Ne Oldu?

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Saatler 17 Şubat 1993 günü 12:30'u gösterdiğinde Türk Hava Kuvvetleri'nin KK 10011 no'lu Beecraft B-200 S/M BB 1412, aletli meteorolojik ve buzlu uçuş şartlarında, Türkiye, Ankara Esenboğa Havaalanı için aletli iniş sistemi lokalizörünü bulmak için manevra yaparken düştü. Uşuş mürettabatı kaza öncesi motor titreşimleri bildirdi. İki mürettebat ve üç yolcu öldü. Uçak parçalandı. Türk Hava Kuvvetleri için düzenlenen resmi raporda olay böyle özetlenmişti.

Peki Eşref Bitlis kimdi? Dönemin jandarma genel komutanı idi. Kürt sorunu üzerine oldukça düşünmüştü, olayı her yönüyle analiz etmiş, ve bir strateji uygulayabilecek sonuca varmıştı. Bitlis paşa, 1990'da Orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı'na atandı. Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye'den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD'nin Kuzey Irak'da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti'nin Türkiye'nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa Hükümete şikayet edildiği iddia edildi.(*)

Erol Mütercimler'in yazdığı üzere; "Olayın mahkeme safhasında İTÜ'den üç kişilik bilirkişi heyeti tayin edilmiştir. Bu heyetin hazırladığı raporun yedinci sayfasındaki sonuç bölümünde şu görüşlere yer verilmiştir:

Motor arızası ve sonuç olarak uçağın düşmesinde buzlanmanın etkili olduğunu gösteren yeterli ve tatminkar delil yoktur.

Motor arızası ve düşme olayında pilotaj ve bakım hata ve kusuru bulunduğuna dair deliller mevcut değildir. Dolayısı ile davacılar murisi 2. pilot Tuğrul Sezginler ile Kaptan Pilot Yaşar Erian'ın kusurları yoktur.

Uçağın düşmesine yol açan motor arızasında davalı firmanın dizayn ve yapım hatası bulunduğuna dair delil mevcut değildir.

Kaza günü öncesindeki gece hangar civarındaki -bir nöbetçi tarafından bildirilen- kimliği bilinmeyen kişi ile yukarıda isimleri zikredilen motor iç aksamının enkaz mahalinde bulunmaması ve sağlam ve mukavim olan motor zarfının parçalanmamış ve hatta fazla deforme olmamış görüntüsü karşısında sabotaj ihtimali gözlerden uzak tutulmamalıdır.

Bilirkişi raporunda yeraldığı üzere, uçağın düşüş nedenleri arsında sabotaj olasılığı da hayli yüksekti. Buna rağmen konunun üzerine yeterince gidilmedi ve alelacele dosya kapandı.

Necati Özgen'in açıklamaları

16 Eylül 2002 'de Sabah Gazetesi'nde, Eşref Bitlis'in şehit olduğu dönemde O'nun genel sekreteri olan Orgeneral Necati Özgen ile yapılan röportaja göre Amerikan Jetleri Bitlis'in helilopterini düşüreceklerdi.

Özgen'in açıklamalarına göre yerden 1500 metre yüksekte uçmakta ve Barzani'nin karargahına doğru yol alan Eşref Bitlis Paşa'nın da içinde bulunduğu Türk helikopterine, iki amerikan jeti çok yakından uçarak tacizde bulundu. Jetlerin egzoz gazı helikopterin motorlarını doldurduğunda, oksijensiz kalan motorlar nedeniyle neredeyse düşme noktasına gelindi. Üstelik bu taciz iki kez gerçekleşti.

Bölgedeki tüm uçuşlardan karşılıklı iki tarafın da haberi olduğunu söyleyen Necati Özgen, "şimdi düşünün ki hiç haberleri olmasa bile, orada bir Sikorsky helikopteri var. Kime ait, kimin var Sikorsky helikopteri? Barzani'nin yok, Talabani'nin yok..." diyordu.

Orgeneral Eşref Bitlis'in ölümü, aradan 14 sene geçmesine rağmen hala açıklığa kavuşmuş değil. Ve hala uçaklarımız esrarlı şekilde düşmeye devam ediyor...



(*):Orgeneral Eşref Bitlis (1933 - 1993); kimkimdir.gen.tr
not:bu konu hakkında daha detaylı bir değerlendirme için Erol Mütercimler'in Komplo Teorileri kitabına bakınız.



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
6 Şubat 2007 Salı

Kaynar Kazan [4]

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Kabul edilen anayasa ile federatif bölgelerin önü açılırken, Irak'ın bölünmesi anlamına gelen bu duruma Türkiye gerekli tepkileri gösterememişti.

Kerkük'ün statüsünün belirlenmesi için 2007 yılı sonuna kadar kentte ve civarında referandum düzenlenmesi öngörülüyordu.

Türkiye yine sessizdi.

Kuzey Irak'da boş durmayan Kürtler, Kürdistan bölge anayasasını hazırlıyordu. Bu anayasa ile bölgenin sınırları netlik kazanıncaya kadar başkentin Erbil olduğu belirtilirken, sınırların kesinleşmesinden sonra başkentin başka bir yere taşınmasına olanak tanınıyordu. (11/09/2006)(1)

Kürdistan bölge anayasası onaylanırken Türkiye yine sessizdi. Yanı başındaki gelişmeleri görmezden geliyordu.

Kuzey Irak yönetimi boş durmuyor, Irak Anayasasına eklenmiş olan, daha önce de Şiiler ile Kürtlerin kendi aralarında anlaştığı "Kerkük'ün Saddam döneminde zorla Araplaştirilmasının etkileri düzeltilecektir." maddesi uyarınca kente Kürt aileleri yerleştiriliyordu.

ITC'nin Tepkisi

8 Ocak 2007 tarihinde Hürriyet Gazetesindeki haberde Irak Türkmen Cephesi başkanı şunları söyledi;

"Irak Anayasası'na geçici Anayasa'dan getirilen 140. Madde konuldu. Biz zamanında bunun çok tehlikeli olduğunu söyledik. Bu madde bizi çok rahatsız etmektedir. Bu maddenin üç aşamalı olarak uygulanması gerekir. Bunun birinci adımı normalleştirmedir. Buna göre, Saddam Hüseyin zamanında Kerkük'ten göç ettirilenlerin geri getirilmesi, gelenlerin gönderilmesi ve o dönemde istimlak edilen arazilerin geri verilmesidir. Bu süreçten sonra sayım süreci başlayacak ve referandum yapılacaktır.

Normalleştirmeye karşı değiliz ancak, yapılan girişimlere karşıyız. Kerkük'ten 11 bin 800 kişi göç ettirilmiş bunların içerisinde Türkmen, Kürt ve Arap vardı. Ancak, sadece seçmen kütüklerine resmi kayıtlara göre 227 bin Kürt eklenmiştir. Bunların aileleriyle birlikte nüfusu 600 bine yakın olmaktadır. Bu nedenle Kerkük'ün düzeni bozulmuştur. Bu şekilde yapılacak referandumu ve seçimin de neticesi bellidir.

Ergeç, Kerkük'te istimlak edilen arazilerin yüzde 90'ının Türkmenlerin olduğunu kaydetti. Arazilerinin zorla istimlak edildiğine dair, Irak genelinde Türkmenlerin yaptığı 36 bin başvuru olduğunu belirten Ergeç, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Fakat, bu işe bakan komisyonun başındaki kişiler belli. Bu güne kadar ancak 100 dava görülmüş. Elinde silahlı güçlere sahip olanlar haksızlık ve psikolojik baskı yapıyorlar. İnsanlığa karşı çağrımız var Kerkük'te ve Türkmenlerin yaşadıkları yerleri görsünler. Adalettin tecelli etmesine katkıda bulunsunlar. Buraya getirilen silahlı Peşmerge milis güçleri, ulusal güç olarak gösterilmektedir. Kerkük'ün giriş çıkışları kontrol altında. Resmi kurumlara tayin edilenler tamamen onların elinde. Yarın bir sorun çıkarsa, bu silahlı güçler iç güvenlik yerine karşı tarafı destekleyecekler. Seçimde de bunu yaşadık. Türkmeneli bölgesinde yaklaşık 3 milyon civarında Türkmen yaşamaktadır. Yarın bu şekilde yapılacak seçimi de referandumu da tanımayacağız, reddedeceğiz ve katılmayacağız."

Yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeyen Türk zihniyeti burada da kendini gösterdi ve medya ile muhalefetin de olayı dillendirmesi ile 23 Ocak'da Kerkük ve Irak'ı tartışmak üzere mecliste gizli oturum düzenlendi.

Kamuoyunun dikkati bir anda bölgeye yöneldi. Kuzey Irak'a askeri müdahele konuşulmaya başlandı. Bölgedeki oluşuma gerekli tepki zamanında gösterilmezken sadece yıl sonunda gerçekleştirilecek referandum ekseninde söylemler geliştirilmeye başlandı. Başbakan'ında söylemlerinde kesin çizgiler gözlemleniyordu;

"Adama sorarlar, 10 bin kilometre öteden geliyorsun, Irak'ta ne işin var!" , "Bizim Irak'la olan komşuluk haklarımız öyle sıradan bir ülkenin haklarına benzemez... 350 kilometre sınırın olacak, tarihi bağların olacak, orada soydaşların olacak, bütün bu dayanışmayı tarih boyunca sürdürdüğün ülkeye karşı sadece seyirci kalacaksın. Bu mümkün değil..."(2)

Gerektiği yerde gerektiği tepkiyi gösteremeyen Türkiye, şu anda askeri operasyonlardan söz ediyor. "Bi sorun mu var, gönderelim askeri, çözelim abi..." anlayışı tüm topluma hakim.

Sonuç

"Musul meselesini bugün halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek bu mümkündür. Musul'u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul'u almayı müteakip muharebenin hemen sona ereceğinden emin olamayız ve şüphesiz orada bir harp cephesi açacağız."(3) Atatürk, 1926'da meclis gizli oturumunda bunları söylüyordu. Durumu, aklı başında bir yaklaşımla değerlendiriyor, sonrasını da düşünüyordu.

Gündemin ortasında yer alan ve Kaynar Kazan'a dönmüş olan Kuzey Irak ve özelde Kerkük meselesi için Amerika ile birlikte hareket etmeyi planlayan Türkiye'nin, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın yapacağı ABD ziyaretlerinin ardından tavrımız biraz daha netleşecek. ilgilenmek için biiraz geç kaldığımız bölgede neler yaşanacağını bekleyip göreceğiz, geri sayan saatlerimizi Kasım'daki referandum'a ayarlayarak...(son)


(1):Hürriyet, 11/09/06
(2):Hürriyet, 19/01/07
(3): Murat Yetkin, Radikal, 19/01/07



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
5 Şubat 2007 Pazartesi

Kaynar Kazan [3]

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Kuzey Irak bölgesinde seçimlere katılan Türkmeneli Partisi ile Irak Türkmen Cephesi'nin 30 Ocak 2005 tarihli Irak seçimlerinde, bulundukları bölgede usulsüzlük yapıldığına dair Yüksek Seçim Kurulu'na başvurmaları, beklendiği gibi bir netice vermedi. Sonuçta 180 bin kürt kökrnli Irak vatandaşı Kerkük'e getirilip oy kullanmasının yanı sıra onca usulsüzlük, yapıldığıyla kaldı.

Bu koşullarda yapılan seçimlerde Kürtler oyların %59'unu alırken Türkmenler %16'da kaldı.

Bu seçimelrde yaşanan nüfus hareketliğinin adından şu soruyu sormak gerekir; böylesine büyük bir hareketi sağlayacak maddi kaynak nasıl elde edilmiştir, tüm bu gelişmelere seyirci(acaba?) kalan işgal gücü ABD'nin bu gelişmelerdeki rolü nedir?

Türkiye seçimlerin ardından beklenen tepkiyi gösteremedi. Bölge üzerine ağırlığını koyamadı. Bu konuda, zamanında görüşlerini bildiren, 10 yıl süre ile Washington büyükelçiliği yürütmüş deneyimli diplomat Şükrü Elekdağ'a yer verelim:

" Bir, Türkiye BM'ye başvurarak bölgeye bir heyet gönderilmesini, seçimlerin yasal olup olmadığının incelenmesini istemeli.

İki, bu araştırmada bölgenin nüfus yapısının değiştiği belirlenirse bu kez seçimin iptali ve nüfus sayımı yapılmasını talep etmeli.

Bunu Kürtler ve Şiiler kabul etmeyebilir. Ama bunun şu yararları olur:

Türkiye'nin olayı izlediği, gelişmelere seyirci kalmadığı mesajı verilir.

İkincisi Kerkük'ün Arap toprağı olduğunu söyleyen Araplar hareketlenir." (1)

Türkiye'nin bu konudaki cılız tepkisi ve sonucu kabullenmesinin ardından istekler, daha yüksek sesle dile getirilir oldu.

Irak Kürdistan Demokratik Partisi lideri Barzani, 19 Şubat 2005 tarihinde New York Times gazetesi ile yaptığı mülakatta şunları sıralıyordu;

-Kürdistan'ın sınırlarının Kerkük'ü alcak biçimde güneye indirilmesini,

-Petrol yatakları dahil doğal kaynakların kontrol yetkilerinin kendilerine verilmesini

-Sayıları 100bin'e ulaşan peşmergelerin dağıtılmamasını

-Bölge gelirlerinin uzlaşma olmadan merkeze gidemeyeceğini

-Vergileri kontrol edip merkeze ne kadar gideceğine kendilerinin karar vereceğini iddia ediyordu.(2)

Bundan sonra Şiiler ile anlaşan Kürtler, Kerkük şehrinin statüsünü geçici anayasa'nın 58inci maddesi uyarınca çözecekti; "Kerkük'ün Saddam dönemindeki zorla Araplaştırılmasının etkileri düzeltilecektir."(3)

Diğer petrol bölgesi Basra'da çoğunlukta olan Şiilerle anlaşan Kürtler, hazırlanan anayasa ile isteklerinin büyük çoğunluğunu hayata geçirdiler. Ekim 2005 tarihinde Sünnilerin destek vermediği Referandum ile Anayasa kabul edilirken, Dışişleri bakanı Abdullah Gül, bunu bir başarı olarak nitelendiriyordu.(4)



(1):Tufan Türenç, Hürriyet, 21/02/05
(2):Hürriyet, 19/02/05
(3):Hürriyet, 11/03/05
(4):Hürriyet, 17/10/05



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
3 Şubat 2007 Cumartesi

Kaynar Kazan [2]

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Terör örgütü söz konusu olunca öne çıkan, örgütün ihtiyaçlarının giderilmesi konusu oluyor. Malum, bir örgüt, terör eylemi yapabilmek için patlayıcıyı nereden edinecek, silahları nereden bulacak? Başbakanın "ellerinde Amerikan silahları olan teröröistler yakalanıyor " açıklaması bu açıdan önem taşıyor.

Yine de ABD'nin PKK'ya direk silah ve cephane temin ettiğini söyleyemeyiz fakat, Kuzey Irak'taki yerel güçlere destek sağladığı bilinmektedir, PKK'nın bölgedeki güçlerle "derin" ilişkileide bu açıdan ortaya çıkıyor. ( Yine de ABD'nin desteklediği yerel güçlerin kimlerle dirsek teması halinde olduğunu bildiği varsayabiliriz, aksi bir durum, Amerikan istihbaratının büyük bir zaafı olur. )

Kuzey Irak dağlarında kamp kurmuş olan PKK nın yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını da nasıl karşıladığı muamma konusudur. Bu konuda Osman Pamukoğlu "Unutulanlar Dışında Yeni Birşey Yok" adlı kitabında, Bölgede görev yaptığı dönemde bazı subayların, Kuzey Irak tarafında gece uçuş yapan helikopterler gördüklerini, bunlarında terör örgütüne muhtemelen ihtiyaç malzemesi sağladığını iddia ettiklerini söylüyor. Ardından da Türk helikopterlerinin o dönemde gece uçuşu yapamadığını yazıyor. Üstelik dönem, yine ABD'nin PKK alehinde bizimle beraber mücadele ettiği bir dönem.

Kerkük

Bağımsız Kürdistan için mücadele veren PKK kadar bölgenin bir diğer önemli unsuru da Kerkük.

Kerkük, ilk bakışta petrol gelirleri sayesinde dünyanın en zengin kentleri arasında sayılır. yıllık geliri 18 milyar dolar civarındadır. Ancak bu gelirlerin büyük kısmı Irak Petrol Bakanlığına gitmektedir. Bölgeye gidip izlenimlerini aktaran gazeteci Ümran Safter, tüm bu zenginliğe rağmen kentin hiçbir altyapısının olmadığını, elde edilen paraların şehre yatırım olarak dönmediğini aktarmakta.

Ekonomik anlamda değeri böylesine ( bir ülkenin bağımsızlığını sağlayacak kadar ) yüksek olan bir şehir üzerine rekabete girişilmesi ise hiçte sıradışı değil. Şehirde başlıca üç etnik unsur yeralmakta. Ancak bu unsurların büyüklüğü konusunda güvenilir bilgiler mevcut değil. Kerkük'te 1957 yılında yapılan son güvenilir nüfus sayımına göre kentin nüfusunun %40'ını Türkmenler, %35'ini Kürtler, %24'ünü Araplar, ve %1'ini Hristiyanlar oluşturmaktaydı.(1) Ancak uzunca bir süredir sürdürülen şehrin demografik yapısını değiştirme harekatları sonucunda bu tablo büyük ölçüde değişti.

Kerkük'te bugün yaşananlar, aslında işgal ve sonrasında gerçekleşen "demokratik" Irak seçimlerinin bir devamı niteliği taşımakta.

Irak'ta gerçekleşecek seçimlerden önceki 1,5 yıllık süre içerisinde Amerikalıların gözleri önünde Şehre kürt göçmenler yerleştiriliyordu.(2) ( 30 Ocak 2005 seçim tarihi) Celal Talabani, seçim öncesi Kurd-SAT TV'de şunları söylüyordu; "Devlet yönetim yasasının 58'inci maddesinin uygulanması, Kerkük'ün eski statüsüne kavuşturulması, göçzedelerin Kerkük'e dönüşünün sağlanması ve bölgeye sonradan yerleşen Arapların geldikleri yerlere geri gönderilmesinin uygulanması konularında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Irak Parlamento Başkanı, ABD ve İngiliz büyükelçilerinin imzalarının bulunduğu yazılı bir belge üzerinde anlaştık."(3) 180 bin kişi, şehir dışından getirilerek Kerkük'te oy kullanacaktı.(3)

Zorlu geçen seçimler sonrasında herşey açığa çıkıyordu. Kuzey Irak bölgesinde seçimlere katılan Türkmeneli Partisi ile Irak Türkmen Cephesi tepkilerini rapor haline getirip seçimleri yöneten Yüksek Seçim Kuruluna bildirdiler. Raprda Şunlar yer almaktaydı(4);
---Süleymaniye ve Erbil'de yaşayan Kürtler seçim günü, sırf Kerkük nüfusunun büyük çoğunluğunun Kürt olduğunu göstermek için Kerkük'e (Rahimawa'ya) getirildiler. Hakları yokken, özellikle Rahimawa'da en az beş kere oy kullandırıldılar.
---Yaşı 18'i bulmamış çocuklara ve ölmüş insanların adlarını kullananlara oy verdirdiler.

---Ulusal Muhafız dedikleri 2000 Kürt'e ikişer sandıkta oy kullandırdılar.

---Sandıkları kaçırıp bir yerlere götürdüler. Ertesi sabah geri getirdiler. Ama o sırada sandığı ne yaptıklarını söylemediler.

---Erbil'deki Türkmenlerin oylarına kurşun kalemle işaret koydular. Uluslararası gözlemciler yokken o oyları değiştirme yolunu açtılar.

---Tuz Khurmatu'ya bağlı Meftul köylerindeki Sünni Araplar hiç oy kullanmadığı halde tuttular bu köylerden Kürdistan İttifakı'na 130 oy verildiğini açıkladılar.

---Türkmenlerin oy sandıklarına oy pusulasını eksik koydular.

---Türkmenlerin çoğunlukta olduğu yörelerde oylamadan bir gün önce seçmene ilan etmeden sandıkların yerlerini değiştirdiler.

---İyadhiya ve Muhallebiyye bölgesinde 30 bin kadar Türkmen oy kullanamadı; çünkü nerede oy kullanacaklarına dair bilgileri yoktu.

---Mansuriye'de 3000 Türkmen'in oy kullanmasını engellemekle kalmadılar, oy sandıklarını da çalıp götürdüler.

---Rahimawa'da ‘Kürtlerin Kürtlerden başkasına oy vermesi yasak' propagandası yaptılar.

---Oy verme yerlerine bazı Kürt dernekleri baskın düzenlediler.

---Sözde seçim günü tüm yolları kapatmışlardı. Oysa Erbil ve Süleymaniye ile Kerkük arasındaki yol, Kürt seçmenleri taşımak için açık bırakıldı. O sayede Kerkük'e binlerce Kürt geldi ve aynı akşam evlerine döndü.


(1): Mynet 02/02/2007
(2):Tufan Türenç, Hürriyet, 21/02/2005
(3):Hürriyet, 21/01/2005
(4):Oktay Ekşi, Hürriyet, 13/02/2005



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
1 Şubat 2007 Perşembe

Kaynar Kazan [1]

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Ülke gündemi kaynıyor. Son 15 gün içerisinde olanlara bakıp, görüş derinliğimizi 1 yıl öncesine kadar götürüp, 1 yıl sonrasını tahmin etmeye çalışmak oldukça güç. Zira Türkiye'nin on yıllardır başını ağrıtmakta olan ( aslında bu "başını ağrıtmak" deyişi yanlış, Türkiye zaten bölgesel etkin bir devlet konumunda olmak istiyorsa "bunlara" "kafa yormak" zorunda. ) konularda hareketli günler yaşıyor.

bunların başında PKK ve Kuzey Irak konusu geliyor. 2004 yılında, kendi kendine yaptığı ateşkesi yine kendi kendine bozan terör örgütü eylemlerini giderek arttırdı ve geride bıraktığımız yaz aylarında yüzden fazla askerimizi şehit etti. Üstelik baktığınızda ülkemizde yaşayan kürt kökenli vatandaşlarımızın önceki dönemlerde hiç olmadığı kadar hak ve özgürlüklere sahip olduğu bir zaman diliminde eylem sayısında artış meydana geldi. Ayrıca bu durumun ABD nin Irak işgali sonrası kuvvetlenmesi de kayda değer gözükmektedir. (Zira isgalden önce Amerikalı yetkililerin Kuzey Irak'ta bölgenin önde gelenleri ile görüştüğü ortaya çıkmıştı. (masalarda sözde kürdistan haritası ile...) İşgalden sonra Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmeleri de tabii ki tesadüf değil.)

PKK eylemlerinin bahar ve yaz aylarında artış gösterdiği genelkurmay başkanlığı ve diğer makamlarca da bilinmekteydi, bu doğrultuda bahar aylarından itibaren sayıları ikiyüz bini bulan askerler, Irak sınırına yığıldı. Buna rağmen mayınlar askerlerimizi hedef almaya devam ediyordu. O kadar ki; 17 temmuz günü bakanlar kurulu toplantısının ardından TSK'ya yazlı siyasi direktif yoluyla PKK terörizmini durdurmak amacıyla "her türlü önlemi alma" talimatı verilmişti(*). Tabii bu her türlü önlemi alma, terör örgütünün Kuzey Irak'taki kamplarına yönelik bir harekatı da kapsıyordu. Peki neden sınır ötesi operasyon gerçekleşmedi?

" Kapsamlı bir sınır ötesi harekâtın başlamaması, ABD Başkanı Bush'un 22 Temmuz'da Erdoğan'a telefon ederek, elinden geleni yapacağını söylemesine bağlanmıştı. Bush'un PKK ile mücadelenin hem Amerikan sistemi içinde, hem de uluslararası planda koordinasyonu için özel temsilci olarak Ralston'u ataması, Erdoğan'ın da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın teklifiyle Başer'i özel temsilci ataması bu gelişmelerin ardından gerçekleşmişti."(*) (neyin koordinatörü?) İlginç olaylar yumağı bununla da bitmedi, Başbakan 3 Ocak'ta açıkladı: koordinatörlük bekleneni veremedi.(**) ve devamında şu açıklamayı yapıyordu: "Irak oyalama taktiği yapıyor. Bundan somut netice alabilecek miyiz? Kamplar belli, terör örgütü merkeze doğru yeni örgütlenme çalışmaları yapıyor. Bize bu örgütlerin kapatıldığını söyledikleri halde kapatılmadıklarını gördük. Türkiye’de ellerinde Amerikan silahları olan teröristler yakalanıyor. Ama somut netice yok. Stratejik ortaksak bizi rahatsız eden terör örgütlerine karşı müşterek mücadele etmeliyiz. Maliki Hükümeti Irak için fırsat diyorlar. Biz de destekliyoruz. Ama otorite boşluğu var. Kapanın elinde kalıyor. Süreci hassasiyetle takip etmeliyiz. Tribünde seyirci gibi kalamayız."(**)

Başbakanın bu açıklamayı havadan sudan bahsedercesine yaptığını düşünemeyiz, ilgili makamlarca ortak hareket neticesinde böyle net bir söylem kullanılabilir. Yani rastgele bir açıklama değil. Ve bu açıklamada dikkat edilmesi gereken kelimelerin başında "ellerinde Amerikan silahları olan teröristler".


(*) Murat Yetkin, Radikal, 22/12/2006
(**)Ferai Tınç, Hürriyet, 4/01/2007



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!