Bu blogun yazarı, şu anda http://koodla.iblogger.org adresinde yazılarına devam etmektedir.
Bu adresten takip edebilirsiniz.
Devamını Oku>>
Ocak ayında Fransa Cumhurbaşkanının ve Amerika Başkanının neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleştirdiği Orta Doğu ülkeleri gezi turu bize bir kez daha gösterdi ki, asıl önemi olan hiç bir şekilde demokrasi ve barış değildir, pastadan ne kadar pay alabilirseniz o kadar karlısınız. Bu dün de böyleydi, şimdi de böyle.
İki lider de kendi ülkeleri menfaatleri gereğince hareket edip bölge barışını hiçe sayan ve tehdit eden anlaşmalar yaptılar. İsterseniz Fransa ile başlayalım:
Fransa
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ortadoğu gezisi basına genelde Fransız şirketleri için yaptığı “geniş hacimli” anlaşmalar ile yansıdı. Bu anlaşmaların büyüklüğü yaklaşık 59 milyar dolar. Petrol zengini Arap ülkelerine doğalgaz, elektrik, su ve savunma alanlarında yatırım yapacak olan Fransa bir de nükleer enerji konusunda destek verecek.
Burada ülkelerin iki yüzlülüğünü görmek mümkün, İran’ı demokrasi açısından eleştiren batılı devletler, Demokratik açıdan bir hayli geride olan Suudi Arabistan ile anlaşma yapmaktan çekinmiyorlar. Suudi arabistan’da sandıklar ilk kez 2005 yılında yerel meclisleri seçmek için halkın önüne koyulmuştu ve kadınlar bu haktan yoksun bırakılmışlardı. Bu ülkeyi ise, Fransız şirketleri için geniş bütçeli anlaşmalar yapan Sarkozy şu şekilde övüyordu: “Yavaş da olsa kadın hakları ve ifade özgürlüğü konusunda Suudi Arabistan ilerliyor!”
Orta Doğu’da bir diğer hedef ise tabi ki “demokrasi fakiri” İran. Fransa için de durum böyle, nükleer programda diretmesi halinde Amerika’nın yanında yer alıp askeri seçeneği de gündeme getiren Sarkozy, bu yöndeki bir adımı Birleşik Arap Emirlikleri’nde attı. Fransa, Basra Körfezi’nin karşı kıyısında yer alan ve İran’ın komşusu olan BAE’nde kalıcı askeri üs için anlaşmaya vardı. İran petrollerinin dünyaya açılan kapılarından biri olan körfezin kontrolü Fransa için de önemliymiş gibi gözüküyor.
ABD
Amerkan başkanı Bush’un da yaptığı Ortadoğu gezisinde öncelikli hedef İran’dı. Bush, İran halkına şöyle seslendi: “Kültür ve yetenekte zenginsiniz. İsteklerinizi dinleyen, yeteneklerinize saygı gösteren ve alileriniz için daha iyi yaşamlar kurmanızına izin veren bir hükümetle yaşamak hakkınız. Maalesef hükümetiniz sizi bu fırsatlardan mahrum bırakıp barışı ve komşularınızın istikrarını tehdit ediyor. Tahran'daki rejimi sizin iradenizi kaale almaya ve size hesap vermeye çağırıyoruz. İran halkının özgürlüğü ve adaleti kucaklayacak bir hükümetinin olacağı ve İran'ın özgür uluslar topluluğuna katılacağı gün gelecek. O iyi gün geldiğinde ABD'den daha iyi bir dostunuz olmayacak."
Bu kadar özgürlük ve demokrasi canlısı olan bir ülkenin Suudi Arabistan ile yeni bir silah anlaşması yapması ise oldukça garip. Bush yönetiminin Suudilere değeri 20 milyar dolara varan JDAM akıllı bombaları satma anlaşmaları ise bölgede İran’a karşı bir cephe oluşturma ve hedefteki ülkeyi yalnızlaştırma niyetini gösteriyor.
Bir yandan bölgeye barış ve demokrasi getirme vaadiyle Irak topraklarında savaş veren ABD’nin öte yandan diğer Arap ülkelerini silahlandırması, asıl niyetin açığa çıkmasını sağlıyor; bölgedeki yönetimleri demokratik olsun ya da olmasın destekleyip kendi yanına çekmek, bu ülkelere silah satıp kendi silah endüstrisine kaynak sağlamak ve ileride olası bir mücadelede karşı ülkeyi (bu durumda İran oluyor) zor durumda bırakmak ve petrol gibi önemli bir enerji kaynağını kendine yakın devletlerin kontrolleri altında tutmasını sağlamak.
İki büyük batılı devletin yaptığı Orta Doğu turu bize birkez daha gösterdi ki, ülkeler ikili ilişkiler söz konusu olduğunda kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip bu yönde anlaşmalar gerçekleştirmekteler. Bunun sonucunda da yüz yıllardır bölgede savaşlar sona erdirilememiştir ve bu gidişle de kolay sona erdirilecek gibi durmuyor...
Kaynaklar:
CNNTürk
Radikal Gazetesi
Radikal Gazetesi
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
fransa,
iran
Geride bıraktığımız günlerde etrafımdaki yoğunluk nedeniyle pek fazla yazı yazamadım, hatta hiç yazamadım. Bir ara artık blogu bırakmayı düşünsem de vazgeçemedim, çünkü yazmak istediklerim vardı, söylemek istediklerim. Ve her zaman da olacak galiba. Bu nedenle devam ediyorum bloga.
Gündem yine yoğun tabi. Ülke medyası tamamen MHP ile anlaşan hükümetin üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için yapılacak olan anayasa değişikliğine odaklanmış durumda. Yaklaşık 3 haftadır bu konuya ağırlık veriliyor ülkemizde. Peki ya diğer ülkelerde ne tartışılıyor dersiniz?
Bazı Ülkeler
Mümtaz Soysal’ın Pazartesi günkü yazısında dile getirdiği üzere dış basın da yine kendi ülkelerinin sorunları ile boğuşuyor, Yunanistan’da ağırlıklı olarak Karamanlis’in Türkiye ziyareti tartışılıyor. Biz, türban tartışmalarından başımızı kaldırıp yapılan ziyareti tartışmadık bile, oysaki iki ülkenin birbirine yakınlaşması söz konusu olunca ilk önce mevcut sorunların çözümünün ne olacağı akla gelmeli. Mesela Patrikhanenin durumu ileride ne olacak, ruhban okulu açılacak mı, Yunan başbakanının ziyaretinde bunlar konuşuldu mu, hangi yönde mesajlar verildi? Bu konular medyamızda yer almadı bile. Dışişleri bakanının şu sözleri iyi değerlendirilmeli: “Uzun vadeli baktığımızda, Türkiye’nin ve İstanbul’un pozisyonunu dikkate aldığımızda, belki bizim de biraz daha farklı bakmamızı, bu konuları tabu olarak düşünmememizi getirecek bir konu.Türkiye’ye neler güç katar, gücünden neler bazı şeyleri götürür, bunu çok dikkatli hesap etmek gerekir.”
İtalya ise Hükümet bunalımıyla uğraşmakta. Romano Prodi’nin 5 oy farkla düşürülmüş olması italyan medyasını meşgul ediyor. Fransa medyası küresel ekonomik bunalımı manşetlerine taşıyor. İngiltere ise terörle mücadele yasasını tartışıyor, gözaltı süresi 42 güne çıkarılırken polise ayrılan ödeneğin arttırılması söz konusu. Amerikan medyası ise zaten tüm dünyayı etkilemiş olan ekonomik sıkıntıyı irdeliyor.
Biz ise türbanı konuşuyoruz, tartışıyoruz. Bundan önce de zaten anayasa değişikliğini tartışıyorduk, yine mevcut hükümetin icraatlarının Cumhuriyet’i ve laik düzeni hedef aldığını söylüyordu ana muhalefet lideri, halen de öyle. Kısır bir döngü çerisinde benzer şeyleri söylüyoruz, halbuki türban için planlanan değişiklikle ileride ne olabileceğini konuşamıyoruz. Başını örten bir kız üniversiteden mezun olduktan sonra ne olacak, nerede, hangi koşullarda çalışacak bunlar konuşulmuyor, tartışılmıyor.
Velhasıl biz yine kendi yağımızda kavruluyoruz, bir dönemin bize armağan ettiği bir sorunla boğuşuyoruz.
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
Devamını Oku>>
Etiketler:
basın