Sonunda beklenen oldu ve 1 Ocak 2007’de yürürlüğe girecek olan Sosyal Güvenlik Yasası, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek yasanın yürürlüğü durduruldu. Peki yasa neler getirip neler götürüyordu, amaçları ne idi?
Yasa, ülke gündemine ilk kez geldiğinde en çok tartışılan konu emeklilik yaşı olmuştu. Emeklilik yaşını kadınlarda 58, erkeklerde 60 yaşına çıkaracak olan yasa, 2048’e kadar kademeli bir artış öngörerek bu yaşı 65’e tamamlayacaktı. Cumhurbaşkanının yasayı veto etmesinin temel sebeplerinden birini de bu madde oluşturmaktaydı. Fakat, istenmeyen bu madde ülkenin geleceğine dair önemli bir hamle olarak durmaktaydı.
Sosyal güvenlik sisteminin temeli, çalışan herkesin ödediği belli bir miktar paranın ortak bir kasada toplanması ve bu kasadaki paradan ihtiyacı olan herkesin gerektiği şekilde yararlanmasıdır. “Bu bağlamda, sosyal güvenliğin ana işlevinin, değişik sosyal risklerin yol açtığı gelir kayıplarına (hastalık, işsizlik, yaşlılık) ve(ya) gider artışlarına (çocuk yetiştirmek, kira masrafları, yol giderleri) karşı telâfi edici sosyal yardım ve destekler sunmak olduğunu belirtebiliriz. “ (alıntı>>) Görülebileceği üzere sistemin temelini çalışan kesim oluşturmaktadır. Türkiye için şu anda bu açıdan aciliyet teşkil eden bir problem yokmuş gibi duruyor. Bu konuda Almanya örneğine baktığımızda ise çarpıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Almanya’nın demografik yapısına baktığımızda nüfusun hızla yaşlanmakta olduğunu görüyoruz. Araştırmalara göre bir nüfus devrimi yapılmadığı takdirde bu konuda ilk kriz 2020 yılında patlak verecek ve 2050 yılında her üç Almandan biri 60 yaşın üzerinde olacak. (*) Doğum oranlarının da hızla azalması (ki 2005 yılındaki doğum sayısı 1945 yılındaki doğum sayısının da gerisine düştü(*) ) Almanya’da bu konuda ciddi tartışmaları gündeme getirdi. Emeklilik yaşı 67’ye çıkartılmış olmasına rağmen çalışan nüfusun hızla azalması engellenememektedir. Bunun bir diğer sebebi de Almanya’nın ciddi anlamda yaşadığı “beyin göçü”dür. 2004 yılında 150 000 “nitelikli” kişinin yurt dışında çalışmak için ülkeyi terk etmesi ülkenin insan kaynaklarına büyük bir darbe vurmuştur(*).
Bu açılardan bakıldığında Almanya’nın sosyal güvenlik konusunda baş gösteren sıkıntılarının benzerinin Türkiye’yi şu an için tehdit etmediğini düşünebiliriz, ancak ilerleyen yıllarda (şu anda Türkiye’nin potansiyel güçlerinden biri olarak duran ve değerlendirilmezse heba olup gidecek olan) genç nüfusun toplam nüfusa oranının azalması kaçınılmaz olarak gözükmektedir. Ayrıca olası A.B. üyeliği sonrasında da işgücüne aç durumda olan Avrupa ülkelerine doğru bu topraklardan gidecek olan “beyin”ler, çalışan nüfusun azalmasına yol açacaktır. Sosyal güvenlik sisteminin de dayanak noktasının çalışan kesim olduğunu düşünürsek, ileride bu açıdan Türkiye’nin sıkıntı ile karşılaşmaması için Emeklilik yaşının 60’a ve 2048’e kadar 65’e yükseltilmesinin zarureti açığa çıkar.
Emeklilik yaşı ile beraber ödenen prim gün sayısının da artması ve 7000 işgününden 9000 işgününe çıkarılması tartışmaları da beraberinde getirdi. (ki bu artış yine kademeli olarak gerçekleşecektir. 2007 yılında ilk kez sigortalı olanlar için 7100 gün, 2008 yılında sigortalı olanlar için 7200 gün ve her yıl 100 gün eklenmek sureti ile 9000 güne ulaşacaktır.) Bu madde ile emekli sayısının zaman içerisinde makul bir seviyede tutulması, ödenen primlerin arttırılması amaçlanmaktadır. Bu sayede kurumun açıklarının kapatılması sağlanmaktadır.
Bir diğer uygulama ise şu anda çalışmakta olan emeklilerin ya aylıklarından vazgeçerek çalışmaya devam etmeleri, ya da çalışmayı bırakıp emekli aylığı kullanmaya devam etmeleri. Bu da yine sosyal güvenlik sisteminin devamını sağlayacak olan prim ödeyen çalışan kesimi arttıracağından daha sağlam ve işler bir kurum haline getirecektir.
Yasanın getirdiği bir diğer uygulama ise Bağ-Kur, Emekli Sandığı ve S.S.K’nın birleştirilmesi idi. Bu işlem ile uygulamadaki farklılıklar ortadan kaldırılacak, üç başlı yapı sona erecek, daha sağlıklı bir kontrol yapısı sağlanmış olacaktı. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bazı maddelerden dolayı bu da sağlanamamış olacak.
Tartışılan ve göze batan bu başlıkların dışında pek gündeme gelmeyen diğer uygulamalar ise;
**Adına prim ödensin veya ödenmesin 18 yaşından küçükler, sağlık hizmetinden ücretsiz yararlanacak.
**Yüksek öğrenim görmüş 25 yaşından büyük kız çocukları, kendisine bakmakla yükümlü kişinin sağlık sigortasından yararlanamayacak.
**Çalışanlar, köy mahalle muhtarları, kendi hesabına bağımsız çalışanlar, kamu idarelerinde çalışanlar sigortalı sayılacak.
**Polislerin akademide geçen başarılı eğitim süreleri, sigortalılık süresine eklenecek.
**Estetik amaçlı ameliyatlar ve ortodontik diş tedavileri ile alternatif tıp uygulamaları dışındaki sağlık hizmetleri, Genel Sağlık Sigortası kapsamında kurumca karşılanacak.
Sigortalı ve bakmakla yükümlü olduğu kişi, öğretim üyesine tedavi ve muayene olmak için fark ödeyecek.
**Çocuğu olmayan 23 yaşından büyük, 39 yaşından küçük sigortalı kadının iki kez tüp bebek tedavi masraflarını kurum karşılayacak.
**Boşandığı eşiyle birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocuklara bağlanmış gelir ve aylıklar kesilecek.
**Ceza infaz kurumları ile tutukevleri bünyesinde oluşturulan tesis, atölye ve benzeri ünitelerde çalıştırılan hükümlü ve tutuklar hakkında, kısa vadeli sigorta kolları uygulanacak.
**Çırak, işletmelerde beceri eğitimi gören öğrenciler ile üniversite sırasında zorunlu staj yapan öğrenciler de kısa vadeli sigorta kollarına tabi tutulacak.
**Harp malulleri ile Terörle Mücadele Kanunu veya asayiş ve güvenliğin sağlanması ile ilgili kanunlara göre vazife malullüğü aylığı bağlananlardan bu kanuna tabi çalışanlar hakkında, aylıkları kesilmeden kısa vadeli sigorta kolları uygulanacak.
Yasanın getirmeyi tasarladığı bu uygulamaların dışında Türkiye’de “alışmış kudurmuştan beterdir” misali yerleşmiş olan vergi kaçırma, devlet kurumlarından ve gelirlerinden çıkar sağlama, rüşvet gibi sorunları engellemediği için uygulansa bile yinede “paranın sahibi” yönünde çalışacağını düşünebiliriz. Lakin bu, beklenen uygulamaların gerekliliğini göz ardı etmemize neden olamaz. Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda geleceği düşünen ve popülist yaklaşımdan uzak bu yasa, Anayasa mahkemesinin kısmi iptali ile büyük ihtimalle rafa kaldırılacak ve belki de 2007 seçimlerinden sonraki başka baharlara kalacak.
( yıldızlı bölüm (*): Dr. C. Akça Ataç, Almanya Eriyor, Cumhuriyet, Strateji, Sayı:127)
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
24 Kasım, öğretmenler günü. Dolayısı ile çevrenizde “Geleceğimiz olan gençlerimizi yetiştiren öğretmenlerimizin gününü kutluyoruz!” veya “yeni bir nesli yetiştiren cefakar öğretmenlerimizin 24 Kasım öğretmenler günü kutlu olsun!” benzeri afişler görebilirsiniz. (Bunlar genelde yöneticilerin halkı etkilemek ve biz buradayız mesajı vermek amacı gütmektedir ama bunun bu yazıyla bir alakası yok.) Lütfen bırakalım bu ağızları. Yok, öğretmenler şöyle değerlidir, böyle büyük ve ulvi bir görevi yerine getirirler, bu sözler tamamı ile insanlarımızın iki yüzlülüğünü yansıtır.
“Ne iki yüzlülüğü kardeşim, nereden çıktı şimdi bu?” diyebilirsiniz, fakat gerçekten durum bu.
Bir üniversitenin eğitim fakültesinde okuyan öğrenciye bir yakını sorar:
-Hangi üniversiteye gidiyorsun?
-Falanca üniversite.
-Vaay, güzel üniversite. Bölüm?
- ... öğretmenliği!
-Hadi be, seçe seçe öğretmenlik mi seçtin, yazık olmuş sana, öğretmen olupta ne yapacaksın hepsi sürünüyor!
-Ama öğretmenler bir ülkenin geleceği olan nesilleri yetiştiren, onlara aydınlık yolları gösteren, vatanın parlak yarınlarını hazırlayan ...
-Bırak şimdi bunları, şu mesleği seçseydin bu mesleği seçseydin (bilmem ne, bilmem ne ...)
- ...
- Yazık olmuş, yazık.
-(Genç, burada içinden konuşur, ne der acaba?)
Üstelik bu diyalog o genç ile bir kişi arasında değil, tanıdığı diğer herkes arasında geçer.
Kıssadan hisse, her ne kadar insanlarımız söze gelince öğretmenlik yüce bir meslektir dese de, “öğretmenlik “halk arasında muteber bir nesne muamelesi” gördüğü varsayılsa da, gerçekte çoğu kimse böyle düşünmez, pek çok meslekten daha değersiz olduğunu aklının bir köşesine yazar. Dolayısı ile etrafımızda gördüğümüz afişler anlamını yitirir, derinlerde (pek de derin değil ama) var olan iki yüzlülüğü su yüzüne çıkarır.
(Not: Öğretmenler, o afişlerde yazılan övgülerden çok daha fazlasını hak eder, ama neden insanların gözünde bu duruma düştüğü, başka bir yazının konusu olsun...)
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Filmin isminin neden İngilizce'de olduğu şekliyle “Babylon” değilde, ya da Türkçe adı ile Babil değil de Babel olduğu, vermek istediği mesajı tam olarak bize ulaştırıyor aslında.
Yeni Babil İmparatorluğu'nun (M.Ö. 612) yerleştiği yerin “Eski Ahit” teki ismi “Babel” şeklindedir. Tercümesi ise anlam olarak “kargaşa” demektir. "Ve Yahova "Bunların hepsi tek kavim" dedi. Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların; birbirlerini anlayamaz olsunlar." Ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Bâbil dendi. Bâbil, yani karışıklık." (Tevrat; Bu Ülke, 75.)
Filme baktığımızda tam olarak bir kargaşanın içinde olduğumuzu hissedebiliyoruz. Amerikalı turistlerin Fas'ta Başlarına gelenler, Amerika-Meksika arasında bir hikaye, Tokyo'da genç bir kızın yanlızlığı, bunların hepsi tek başına bütün bir hikaye olabilir aslında. Ama hepsini bir araya getiren ise “kargaşa” nın varlığı. Ya da anlaşamamazlığın.
Yerelden genele gittiğimizde de birbirimizi anlayamamanın ortaya çıkardığı kargaşanın ne boyutlarda olduğunu görebiliriz. Anne oğlunu, oğul babayı, baba kızını anlamaz, aynı otobüsün içerisinde seyehat edenler birbirini anlamaz, işçi patronu, patron ortaklarını anlamaz, farklı yerlerden gelen farklı insanlar yine birbirleri ile anlaşamazlar. Zaman-mekan ilişkisinin değiştiği günümüzde de farklı kültürlerden insanların birbiri ile karşılaşması ve diyaloğa girmesi haliyle daha kolaydır. Filmde de aynı şekilde Fas'taki Amerikalı turistler çok farklı bir kültürün içine düşerler, fakat bu farklılıklar içinden çıkılması zor bir kargaşanın başlangıcının temel noktası olur. Karısı ölümle mücadele eden bir adamı anlamayan, kendilerini onun yerine koyamayan insanların onu rada yalnız bırakıp otobüsü alıp gitmeleri ise kargaşanın, yalnızca kültür farkından kaynaklanmadığını gösterir. Bir bakıcının düşündüğü tek şeyin çölde bıraktığı çocuklara geri dönebilmek olması ellerinin kelepçelenmesini engellemez çünkü polis onu anlayamaz. Sağır ve dilsiz bir genç kızın da diğer insanlar ile anlaşamaması, kendisini anlatamaması yine “çarpıcı” bir şekilde son bulur.
Tüm bu ayrı hikayeleri birleştiren ise Tokyo'dan Fas'a gelen bir adamın avlanmakta kullandığı silahı rehberine vermesi, ve bu silahtan çıkan kurşunların, çocuklarına Meksikalı bir kadının bakıcılık yaptığı ve Fas'a turistik gezi için gelmiş olan bir çifti hedef alması. Küreselleşerek küçülen dünyada farklılıklar birbirleri ile çok kolay karşılaşmaktalar fakat, filmde de görüldüğü üzere, kültürlerin birbirleri ile diyalog haline girmesi belkide sanıldığının aksine bir uzlaşı ortamı doğurmayacak ve anlaşamamazlığın getirdiği kaos ile çatışma çatışma ortalmı dünyayı saracak. 21. y.y.'lın başından itibaren bunu yaşayan bizler, gerçekten bu olgunun nasıl sonlandığını belki bilemesek de, nasıl geliştiğini görme şansına (şanssızlığına?) erişebiliriz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Yağmur var İstanbul'da. Her yer ıslak. Ama ben rahatım. Bilmem kaç paraya aldığım botlarım var ayaklarımda. İnsanlar koşuşturuyor, herkes bir yana, tüm bu manzara içinde gördüğüm bir şeye inanamayıp bir kez daha baktım. Sonra bir kez daha, dikkat ile baktım. Sonra birkez daha bakmaya gönlüm elvermedi. Peki neydi bu manzara.?
Bir kadın, yağan yağmurun altında, yer ve gök ıslak iken, ayağında terlik ile bir yerlerden gelmekteydi. Geldiğini nereden biliyorum? İşçi çıkış saatiydi ve o da işten gelmekteydi, işçi olduğu ise gayet açıktı. Bütün insanlar bir yere koştururken, herkesin ayrı bir derdi olduğu kesin, belki de bu kadının kışlık, kalın bir bota gelene kadar kimbilir, daha ne sorunları vardı. Fakat, bu bile başlı başına, yeterince büyük bir problemdi.
Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz, başka hayatlar üzerine oldukça az düşünüyoruz, orası kesin ama, 5 Kasım'da bu insanları düşünen, onlar için çalışmış olan birini, Bülen Ecevit'i kaybettik.
Gerçekten de Ecevit, köylüyü en çok düşünen, işçiler için birşeyler yapmaya çalışan biri idi, gelmiş geçmiş başbakanlar arasında onun bu özelliğine sahip biri yoktu belki de. Dağlara adı yazılan bir insandı, "Kurtar Bizi Karaoğlan", "Umudumuz Karaoğlan". Karaoğlan idi o, halktan biri idi, siyasete hiç girmeyecekti, şiir yazmak idi derdi, koşullar onu siyasetin içine çekti. dürüst idi yalan ile siyaset yapmadı. İşçileri düşünürdü, grev hakkını getirdi, toplu sözleşmeli sendikal haklarda dahil olmak üzere pek çok sosyal güvence yasasının altına imzasını attı. "Ecevit nerede, biz oradayız" diyen işçilere, "İşçiler nerede, ben oradayım" diye seslendi. Köylü kadınlar şiirinde "topraktan doğup da toprağı yoğurandır onlar/ veresiye canlarını doğurandır onlar" diye ağıt yaktı. Anadolu daki haşhaş ekiminin kaldırılmasını isteyen, aksi takdirde "Blue Mosque" u bombalarız diyen Amerika'ya direndi, boyun eğmedi. Suikastlerden kurtuldu. "Bu düzen değişmeli" diyerek yola çıkmıştı, düzenin içinde eriyip, arkasından çevrilen dolaplar ile, kurulan komplolarla iktidardan indirildi.
Yağmur var İstanbulda, her yer ıslak. Ayağında botu olmayanlar ve onları düşünenler için matem zamanı. Çümkü, "Umudumuz Karaoğlan" artık yok.
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, getirdiği diğer pek çok özelliğin yanında, yoksulların da hatırlanmasını sağlayan, farklı bir aydır. Normal zamanda, belki hepimizin bildiği, gördüğü yoksulluk manzaraları bu ayda, gören gözler için farklı anlamlara bürünüyor. Bu küçük hikaye de, çoğumuza hem yakın, hem de uzak olan bir hayatın tasviri.
Kızılay’ın aşevinden yemek alıyor küçük kızın annesi, diğer pek çok yoksul gibi. Bir kap sıcak yemeği sevinçle evine doğru taşıyor küçük kız, elindekinin değerini bilerek. Evlerinde bir de küçük kedi var, kaderi onlarınkine benzeyen. Dört yaşındaki kız, yemeğini onunla onunla paylaşmaktan çekinmiyor, zira kendisi, annesi ile sokaklarda karton toplarken bulduğu “fişne reçeli”nden yemiş, o kadar aç değil. “tadı da güzeldi” diyor “fişne” reçeli için.
Dört çocuk anne ve baba Van’dan gelmişler Ankara’ya birkaçyıl önce. Baba, bir süre sonra ortalıktan kaybolmuş, çaresiz anne üç çocuğunu, esirgeme kurumuna bırakırken, en küçüğünü yanında tutmuş. Şimdi, zor şartlarda yaşamaya çalışıyorlar.
Kaptaki yemeğn bir kısmını yedikten sonra artık gitme vakti. Annesi ile beraber, sokak sokak dolaşarak karton toplamaya çalışacak, hayat kimileri için çok erken zorlaşıyor.
Evet, hayat kimileri için erkenden zorlaşmaya başlıyor, henüz dört yaşında, fakat neşeli bir oyunu geçin, sıcak bir yemeğe çoğu zaman hasret. Biz ise, sanki onlar Ramazan’dan Ramazan’a ortaya çıkıyorlarmış gibi, bu kutsal ay bittikten sonra sanırım unutacağız, varlıkları da yokluklarından farksız olacak.
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Çok enteresan, son günlerde TeVe de sıkça linç haberleri izler olduk, "falanca hırsızı yakalayan mahalleliler, hırsızı linç etmek istediler" , "kuyumcuyu soyan hırsızı linç ettler". Buna benzeyen birçok haber daha. En son ismailağa cemaatinin hocalarından birini öldüren zanlı linç edilmiş, öldürülmüştü.
Bu linç olayları sırasında kimse tam olarak ne yaptığnı bilmiyor aslında. Yaptıkları ilk önce, tam olarak cinayet. Onlarca insanın tekme ve yumrukları altında kalan insan, engelleyen olmazza, doğal sonuç olarak can verecek. Kimin öldürdüğü de net bir şekilde belli olmadığı için herkesin gönlü rahat olacak. Easında oarada tekme atan herkesin cinayette payı olur. Denilebilir ki; “kardeşim, haketmişti ama!” duralım burada. Öncelikle hak etme meselesi ayrı konu, buna kim karar verir? Nasıl bu karara hükmeder? Diyelim ki cezanın ne olduğu belirlendi, bunu kim infaz eder?
Cevap verebilmemiz için biraz geriye gitmemiz gerekiyor galiba. Eski Mısır’a kadar.
Eski Mısır’da insanlar tarıma geçtiklerinde topraklarını sulamak için Nil Nehri’nden faydalanıyorlardı. Aslında bu coğrafya da yağmura çok ender rastlanıldığından tarımın sürdürülebilirliği tamamen nehir’e bağlıydı. Fakat yukarı Mısır’daki insanların Aşağı Mısır’daki insanlara oranla suyu daha fazla tüketme eğilimlerinden dolayı, anlaşmazlıklar ve devamında savaşlar ortaya çıktı. İki taraf birbirleri ile su için savaştılar. Sonunda ise suyun adil paylaşılması için bir krala (firavun) ihtiyaçları olduğuna karar verdiler. Böylece devletin doğum süreci başlamış oldu.
Bu doğumun bir diğer etkenide insanların artık tarıma geçmiş olmaları idi. Köylü, kesinlikle barışa ihtiyaç duyar. Ekim yapabilmesi, hasatı için barış ortamı gerekir. İnsanların bir kısmı tarım ile yerleşik hayata geçiğp, refaha kavuşurken, bir kısmı ise bunun tersine köylüleri yağma ile soyma yoluna gittiler. Ekilen arazilerin talan edilmesi, sürülerin katli devletin gerekliliğini ortaya koydu. İnsanlar bir araya geldiler, kendilerini koruyacak, onlar için savaşabilecek bir mekanizmayı oluşturdular. Sonuçta tarım, insana, ihtiyacından fazlasını sunar. Bu fazlalıkta bir kral ve askerlerini besleyebilecek kadar çoktur. Aldığı vergiler ise haydutların yanında hiçbirşeydir.
Uzun lafın kısası, insanlar arasında adalet ve korunma ihtiyacı neticesinde Mısır ortaya çıkar. Yani devletin hem uzlaştırıcı hem de koruyucu rolü vardır vatandaşları için. Bugünün dünyasına baktığımızda da kıtlıklar, düzensizlikler ve eşkiyalıklar her daim devlet yapısının ortadan kalkması ile gözükmektedir.
Şimdi ise sorumuza cevap verebiliriz. Vatandaşlar arasında adaleti sağlayacak yegane kurum, kendisinin de çıkış noktası adalet olan Devlet’tir. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözmekle yükümlüdür ve kesinlikle kimin suçlu olduğuna da kendisi karar verir. İnfazıda yine kendisi gerçekleştirir.
Diyelim ki bunun aksi bir durum gerçekleşti ve zanlının cezasını vatandaş vermeye kaktı, artık devletin orada varlığından söz edilemez.
Bir an durup şöyle bir soru sorabilriz; peki bu insanlar neden zanlıları yargının eline bırakmak yerine kendi işini kendi görme yolunu tercih ediyor? Yoksa devletin adaletine güveni yok mu doğru cezanın verileceğine dair? Bu sorunun cevabının “hayır” olmasını dileyelim, aksi takdirde temeli adalet olan devletin varlığı şüpheye düşer, anarşi ve kaos ile birlikte adaletsiz bir dünyaya merhaba deriz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
adalet