23 Kasım 2006 Perşembe

Öğretmenim, "canım benim!"

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

24 Kasım, öğretmenler günü. Dolayısı ile çevrenizde “Geleceğimiz olan gençlerimizi yetiştiren öğretmenlerimizin gününü kutluyoruz!” veya “yeni bir nesli yetiştiren cefakar öğretmenlerimizin 24 Kasım öğretmenler günü kutlu olsun!” benzeri afişler görebilirsiniz. (Bunlar genelde yöneticilerin halkı etkilemek ve biz buradayız mesajı vermek amacı gütmektedir ama bunun bu yazıyla bir alakası yok.) Lütfen bırakalım bu ağızları. Yok, öğretmenler şöyle değerlidir, böyle büyük ve ulvi bir görevi yerine getirirler, bu sözler tamamı ile insanlarımızın iki yüzlülüğünü yansıtır.

“Ne iki yüzlülüğü kardeşim, nereden çıktı şimdi bu?” diyebilirsiniz, fakat gerçekten durum bu.

Bir üniversitenin eğitim fakültesinde okuyan öğrenciye bir yakını sorar:

-Hangi üniversiteye gidiyorsun?

-Falanca üniversite.

-Vaay, güzel üniversite. Bölüm?

- ... öğretmenliği!

-Hadi be, seçe seçe öğretmenlik mi seçtin, yazık olmuş sana, öğretmen olupta ne yapacaksın hepsi sürünüyor!

-Ama öğretmenler bir ülkenin geleceği olan nesilleri yetiştiren, onlara aydınlık yolları gösteren, vatanın parlak yarınlarını hazırlayan ...

-Bırak şimdi bunları, şu mesleği seçseydin bu mesleği seçseydin (bilmem ne, bilmem ne ...)

- ...

- Yazık olmuş, yazık.

-(Genç, burada içinden konuşur, ne der acaba?)

Üstelik bu diyalog o genç ile bir kişi arasında değil, tanıdığı diğer herkes arasında geçer.

Kıssadan hisse, her ne kadar insanlarımız söze gelince öğretmenlik yüce bir meslektir dese de, “öğretmenlik “halk arasında muteber bir nesne muamelesi” gördüğü varsayılsa da, gerçekte çoğu kimse böyle düşünmez, pek çok meslekten daha değersiz olduğunu aklının bir köşesine yazar. Dolayısı ile etrafımızda gördüğümüz afişler anlamını yitirir, derinlerde (pek de derin değil ama) var olan iki yüzlülüğü su yüzüne çıkarır.

(Not: Öğretmenler, o afişlerde yazılan övgülerden çok daha fazlasını hak eder, ama neden insanların gözünde bu duruma düştüğü, başka bir yazının konusu olsun...)



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
17 Kasım 2006 Cuma

BABEL, KARGAŞA

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Filmin isminin neden İngilizce'de olduğu şekliyle “Babylon” değilde, ya da Türkçe adı ile Babil değil de Babel olduğu, vermek istediği mesajı tam olarak bize ulaştırıyor aslında.

Yeni Babil İmparatorluğu'nun (M.Ö. 612) yerleştiği yerin “Eski Ahit” teki ismi “Babel” şeklindedir. Tercümesi ise anlam olarak “kargaşa” demektir. "Ve Yahova "Bunların hepsi tek kavim" dedi. Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların; birbirlerini anlayamaz olsunlar." Ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Bâbil dendi. Bâbil, yani karışıklık." (Tevrat; Bu Ülke, 75.)

Filme baktığımızda tam olarak bir kargaşanın içinde olduğumuzu hissedebiliyoruz. Amerikalı turistlerin Fas'ta Başlarına gelenler, Amerika-Meksika arasında bir hikaye, Tokyo'da genç bir kızın yanlızlığı, bunların hepsi tek başına bütün bir hikaye olabilir aslında. Ama hepsini bir araya getiren ise “kargaşa” nın varlığı. Ya da anlaşamamazlığın.

Yerelden genele gittiğimizde de birbirimizi anlayamamanın ortaya çıkardığı kargaşanın ne boyutlarda olduğunu görebiliriz. Anne oğlunu, oğul babayı, baba kızını anlamaz, aynı otobüsün içerisinde seyehat edenler birbirini anlamaz, işçi patronu, patron ortaklarını anlamaz, farklı yerlerden gelen farklı insanlar yine birbirleri ile anlaşamazlar. Zaman-mekan ilişkisinin değiştiği günümüzde de farklı kültürlerden insanların birbiri ile karşılaşması ve diyaloğa girmesi haliyle daha kolaydır. Filmde de aynı şekilde Fas'taki Amerikalı turistler çok farklı bir kültürün içine düşerler, fakat bu farklılıklar içinden çıkılması zor bir kargaşanın başlangıcının temel noktası olur. Karısı ölümle mücadele eden bir adamı anlamayan, kendilerini onun yerine koyamayan insanların onu rada yalnız bırakıp otobüsü alıp gitmeleri ise kargaşanın, yalnızca kültür farkından kaynaklanmadığını gösterir. Bir bakıcının düşündüğü tek şeyin çölde bıraktığı çocuklara geri dönebilmek olması ellerinin kelepçelenmesini engellemez çünkü polis onu anlayamaz. Sağır ve dilsiz bir genç kızın da diğer insanlar ile anlaşamaması, kendisini anlatamaması yine “çarpıcı” bir şekilde son bulur.

Tüm bu ayrı hikayeleri birleştiren ise Tokyo'dan Fas'a gelen bir adamın avlanmakta kullandığı silahı rehberine vermesi, ve bu silahtan çıkan kurşunların, çocuklarına Meksikalı bir kadının bakıcılık yaptığı ve Fas'a turistik gezi için gelmiş olan bir çifti hedef alması. Küreselleşerek küçülen dünyada farklılıklar birbirleri ile çok kolay karşılaşmaktalar fakat, filmde de görüldüğü üzere, kültürlerin birbirleri ile diyalog haline girmesi belkide sanıldığının aksine bir uzlaşı ortamı doğurmayacak ve anlaşamamazlığın getirdiği kaos ile çatışma çatışma ortalmı dünyayı saracak. 21. y.y.'lın başından itibaren bunu yaşayan bizler, gerçekten bu olgunun nasıl sonlandığını belki bilemesek de, nasıl geliştiğini görme şansına (şanssızlığına?) erişebiliriz.



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
7 Kasım 2006 Salı

"Bu Düzen Değişmeli!"

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Yağmur var İstanbul'da. Her yer ıslak. Ama ben rahatım. Bilmem kaç paraya aldığım botlarım var ayaklarımda. İnsanlar koşuşturuyor, herkes bir yana, tüm bu manzara içinde gördüğüm bir şeye inanamayıp bir kez daha baktım. Sonra bir kez daha, dikkat ile baktım. Sonra birkez daha bakmaya gönlüm elvermedi. Peki neydi bu manzara.?

Bir kadın, yağan yağmurun altında, yer ve gök ıslak iken, ayağında terlik ile bir yerlerden gelmekteydi. Geldiğini nereden biliyorum? İşçi çıkış saatiydi ve o da işten gelmekteydi, işçi olduğu ise gayet açıktı. Bütün insanlar bir yere koştururken, herkesin ayrı bir derdi olduğu kesin, belki de bu kadının kışlık, kalın bir bota gelene kadar kimbilir, daha ne sorunları vardı. Fakat, bu bile başlı başına, yeterince büyük bir problemdi.

Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz, başka hayatlar üzerine oldukça az düşünüyoruz, orası kesin ama, 5 Kasım'da bu insanları düşünen, onlar için çalışmış olan birini, Bülen Ecevit'i kaybettik.

Gerçekten de Ecevit, köylüyü en çok düşünen, işçiler için birşeyler yapmaya çalışan biri idi, gelmiş geçmiş başbakanlar arasında onun bu özelliğine sahip biri yoktu belki de. Dağlara adı yazılan bir insandı, "Kurtar Bizi Karaoğlan", "Umudumuz Karaoğlan". Karaoğlan idi o, halktan biri idi, siyasete hiç girmeyecekti, şiir yazmak idi derdi, koşullar onu siyasetin içine çekti. dürüst idi yalan ile siyaset yapmadı. İşçileri düşünürdü, grev hakkını getirdi, toplu sözleşmeli sendikal haklarda dahil olmak üzere pek çok sosyal güvence yasasının altına imzasını attı. "Ecevit nerede, biz oradayız" diyen işçilere, "İşçiler nerede, ben oradayım" diye seslendi. Köylü kadınlar şiirinde "topraktan doğup da toprağı yoğurandır onlar/ veresiye canlarını doğurandır onlar" diye ağıt yaktı. Anadolu daki haşhaş ekiminin kaldırılmasını isteyen, aksi takdirde "Blue Mosque" u bombalarız diyen Amerika'ya direndi, boyun eğmedi. Suikastlerden kurtuldu. "Bu düzen değişmeli" diyerek yola çıkmıştı, düzenin içinde eriyip, arkasından çevrilen dolaplar ile, kurulan komplolarla iktidardan indirildi.

Yağmur var İstanbulda, her yer ıslak. Ayağında botu olmayanlar ve onları düşünenler için matem zamanı. Çümkü, "Umudumuz Karaoğlan" artık yok.



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!