Üzerinde yaşadığımız bu dünya pek çok suikasta tanıklık etmiştir, sayısız insan birilerinin hedefi olmuş ve saldırıya uğramışlardır. Pakistan'ın eski liderlerinden Benazir Butto da bu insanlardan biridir.
Peki bu kadar basit mi? Bu olayı sadece basit bir iktidar mücadelesinin hazin sonu olarak niteleyebilir miyiz? Bu suikast bunun dışında başka şeyler de söylemiyor mu bizlere?
Gazetelere ve gazetelerdeki köşe yazarlarına baktığımızda genel değerlendirme neredeyse hepsinde aynı oldu, “laik bir devlet anlayışını savunan lidere dincilerden saldırı!” Saldırıyı El-Kaide'nin yaptığı söylendi olayın hemen ardından, zaten Butto iktidar olunca bütün dincileri ezeceğim dememiş miydi? Pakistan hükumeti de bu yönde açıklama yaptı , saldırı El-Kaide'nin işiydi.
Bunun ardından ilk tespitlerde gelmeye başladı, müslüman ülkelerde demokrasi olmuyordu, yürümüyordu. Oktay Ekşi şunu vurguluyordu: “Bu iki ülkeden Hindistan’ın daha ilk günden itibaren "laikliği" korunmaya değer en önemli ilke sayması, buna karşılık Pakistan’ın kendisini her zaman "İslam Devleti" olarak görmesi asıl nedendir.”
Aslında Pakistan'ın ortaya çıkışı zaten bir Müslüman hareketi şeklindedir. Hindistan, İngilizlerin sömürgesinden kurtulduktan sonra Hindistan emiri altında yaşamak istemeyen Müslümanlar, mevcut devletten ayrılarak kendi devletlerini kurma yoluna gitmişlerdir. 14 Ağustos 1947 de “Tüm Hindistan Müslüman Ligi” partisi sayesinde bağımsızlığına kavuştu Pakistan. 1970 yılına kadar sakin bir hayat süren ülkede her şey o tarihten sonra karışmaya başladı.
1971 yılında İngiltere ve Hindistan'ın etkisiyle iç savaş yaşayan Pakistan ikiye bölündü ve doğu Pakistan bizim şu anda bildiğimiz Bangladeş adını aldı.
Bundan sonra ise baştaki laik lider Zülfikar Butto (Benazir Butto'nun babası) bir darbe ile Ziya ül Hak tarafından iktidardan indirildi. Bu generali destekleyen de yine Amerika idi.
Amerika, 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan işgali sonrasında Pakistan'a nükleer silah geliştirilmesi için destek verirken bir yandan da Afganistan-Pakistan sınırında Afgan savaşına katılması için militan yetiştiren medreselerin kurulmasına yardım etti. Daha sonra buralardan yetişenler El-Kaide militanı oldu.
Yine bu dönemde Sovyetlere karşı Pakistan'a verilen destek ile ülke, nükleer çalışmalara başladı ve 1988 yılında nükleer bombaya sahip oldu.
1988 yılında General Ziya ül Hak bir uçak “kazası” ile ölürken aynı uçakta garip bir şekilde Amerika'nın Pakistan elçisi de yer almaktaydı.
Bu tarihten sonra ise Benazir Butto ülkenin başına geçti ve 1999 yılında Pervez Müşerref'in darbesi ile iktidardan indirildi ve yurt dışına gönderildi.
Şimdi, Butto suikastının ardından kolay bir şekilde “müslüman coğrafya, şeriatın hüküm sürdüğü bir coğrafyada demokrasi işlemiyor, bu olay bize bunu gösteriyor” demek ne kadar doğru tartışılır. Öncelikle devletin kuruluşu zaten din kaynaklı, devleti kuranlar Hindistan'dan ayrılmak isteyen Müslümanlar. Bunula birlikte 1970 yılına kadar laik bir rejimle yönetilmeyi başaran Pakistan'da emperyalistlerin bölgeye yeniden dahil olması ile işler gerçekten oldukça karmaşıklaşmakta ve herşey iç içe geçmekte. ABD'nin yardımıyla ülkenin başına şeriat hükümlerini gözeten bir general darbeyle geliyor, Soğuk savaş çekişme alanında yer alan Pakistan, yeşil kuşak çatışmalarının içinde kalarak, o zamanın özgürlük savaşçısı, bu zamanın teröristlerinin yuvası haline dönüyor. (Cüneyt Ülsever: "Zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan, 1988 senesinde bugün "terörist" olarak nitelenen cihat liderlerini "özgürlük savaşçıları" nitelemesiyle Beyaz Saray’da ağırlamıştı.") Şimdilerde ise ülkenin sahip olduğu nükleer silahların dincilerin eline geçmesinden korkulurken, soğuk savaş döneminde ülke nükleer silaha da sahip olması için desteklenmesinde bir sakınca görülmemişti.
Sukastin ardında ise halk, hükümeti suçluyor, hükümet El Kaide diyor, El Kaide “biz yapmadık” açıklamasını yapıyor.
Tüm bu olanlarına ardından bir değerlendirme yapmak o kadar basit değil, herşeyin iç içe geçmiş, ilişkilerin karmaşıklaşmış ve emperyalistlerin çekişme alanı olmuş bir coğrafyada bir suikast de bu karmaşıklığa sadece yeni bir parça ekliyor. Sonuç ise cesur bir kadın siyasetçi, babası ile aynı kaderi paylaşıyor ve tarihin suikastlar listesine bir tanesi daha ekleniyor.
Kaynaklar:
Oktay Ekşi, 29 Aralık 2007
Cengiz Çandar, 29 Aralık 2007
Cüneyt Ülsever, 30 Aralık 2007
Wikipedi, Pakistan
Wikipedia, Pakistan
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
pakistan,
suikast
Ve sonunda herkesin “heyecanla” beklediği Kuzey Irak'a, PKK'ya karşı operasyon gerçekleştirildi ve Türk jetleri, 16 ve 22 Aralık'ta belirlenen hedefleri bombaladı.
Operasyon öncesine bakarsak, kamuoyunda bir beklenti oluşturulduğunu görüyoruz, her gün medayanın önde gelen gazetelerinde halkta bu isteği oluşturmak adına haberler yayınlandığını görüyorduk, köşe yazarları bu yönde yazılar yazdılar, editörler bu yöndeki haberleri manşete çıkardılar, önce tezkere ardından 5 Kasım ve beklentiler iyice yükseltildi.
Ardından “beklenen” harekat gerçekleştirildi ancak halk bu sefer tatmin olmamıştı, “dağın taşın bombalandığını, pek bir şey yapılmadığını” söyleyen sesler yükseldi ve görünen o ki, halk bu operasyondan tatmin olmamıştı. Medya da...
Burada insanlarımızın ne kadar kolay manipule edilebildiğini görebiliyoruz, hergün yayınlanan gazeteler ve TV programları aracılığıyla kamuoyu yönlendirilebiliyor, belli bir istek doğrultusunda kutuplaştırılabiliyor.
Bu sakıncalı durum dışında yapılan harekatlarda medyaya yansıdığı üzere görüldü ki, ABD ile istihbarat paylaşımı sayesinde söz konusu operasyonlar gerçekleştirilmiş, ve Amerika bilgilendirilerek.
Operasyonlardan önce ABD'nin bilgilendirilmesi normal karşılanabilir, neticede komşumuz Irak'ı halen işgal altında tutmaktalar, oradaki sorumlu güç ABD.
Gerçekten bir istihbarat paylaşımı gerçekleştiğine göre, artık bunun ardından neler yapılacağını konuşabiliriz, yani Türkiye'nin üzerine ne düştüğünü. Türkiye, bu istihbarat paylaşımı karşısında ne verecektir ABD'ye? Hangi sözler verilmiştir kapalı kapılar ardında?
ABD'nin Irak'ı işgalinin öncelikli nedeninin Enerji kaynakları olduğunu biliyoruz. Ortadoğu'nun enerji kaynakları dünyasındaki yerini göz önüne alarak, bu bölgede bir üs edinmenin ne kadar önemli olduğunu ABD de bilmekteydi ve ardından Irak işgali gerçekleşti. Amerika'nın İran'a karşı olan kininin temelinde ise İsrail ile olan ilişkileri ve yine enerji kaynakları olduğu da bir gerçek. Ve yapılan operasyonların ardından sorabiliyoruz, Türkiye'nin İran ile ilişkilerinde bir değişme (gerginlik) görülecek mi bundan sonra?
Türkiye-ABD-İsrail-İran çemberi bakalım bundan sonra bizlere neler gösterecek? Özellikle yapılan bu operasyonlardan sonra...
Devamını Oku>>
Etiketler:
iran,
kuzey ırak
Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor, hangi konularda anlaşmalar yapılıyor, çoğunluğumuz bunu bilmiyor. Hatta belki de tamamımız. Ancak tahmin edebiliyoruz, ancak fikir yürütebiliyoruz.
Kuzey Irak ve PKK konusunda da yaşadıklarımız böyle birşey, tam olarak neler yaşanıyor kapalı kapılar ardında, bilmiyoruz, ancak gördüğümüz olaylar bizleri hep meraklandırıyor.
Son dönemlerdeki gelişmeleri izlediğimizde zaten meraklanmamak elde değil. Önce biraz geriden başlayalım:
Ekim ayında meclisten alınan ve askerin sınır ötesine operasyon yapmasına izin veren tezkere'nin ardından kamuoyu baskısı daha da artmıştı hükümetin üzerinde. (zaten artan baskılar ile alınmadı mı bu tezkere?) Hükümetin elinde yetki olmasına rağmen sınır ötesine bir askeri operasyon gerçekleşmiyordu.
Bunun üzerine Kasım başındaki Bush - Erdoğan görüşmesi bekleniyor dendi.
Aynı sıralarda Mesut Barzani'nin açıklaması geldi, "kedi bile vermem!" Türk hükümeti, elinin altında bulunan tezkere ile tehdit etmeye çalışırken, Barzani de Kürt topraklarına saldırıya izin vermeyeceğini açıklıyordu.
Ancak Erdoğan - Bush görüşmesinin ardından rüzgar değişmeye başladı.
İstihbarat değişimden bahsedilmeye başlandı, Barzani daha yuvarlak ifadeler kullandı ve sivillere zarar vermecek bir operasyona karşı çıkmayacağını ortaya koydu ve Silahlı Kuvvetler sınır ötesine bir operasyon dahi gerçekleştirdi sonunda.
Peki bu noktaya gelinirken, kapalı kapılar ardında neler konuşuldu, hangi sözler verildi, hangi anlaşmalar yapıldı? Mesut Barzani'nin söylemindeki değişikliğin nedeni neydi? Gerçekten söylenen istihbaratın sağlanması nasıl gerçekleşecekti?
Gerçekten de konuşulmaya başlanan "kapsamlı bir plan" var mıydı? Varsa ayrıntıları nelerdi ve kimlere neler vermekteydi?
Radikal gazetesinden Murat Yetkin buradaki yazısında bu konu hakkında şunları söylüyordu:5 Kasım'da Bush'un "PKK ortak düşmanımız" diye Irak'taki Amerikan askeri gücüne açık talimatı bundan sonra geldi. Buradan, henüz içeriği Türk Meclisi'ne de, kamuoyuna da açık olmayan 'kapsamlı planın' ABD yönetimi (ve zincirleme olarak Irak Kürt yönetimi) nezdindeki değiştirici etkisinden söz etmek mümkün. Başbakan'ın son demeçlerinde, çelişki olduğu izlenimi uyandıran bazı ifadeleri acaba bu 'kapsamlı planın' parçası, oradan haberler veren işaretler olarak okumak mümkün mü? Nedir Başbakan'ın dilinin altındaki?
Başbakan'ın dilinin altındakini bilmiyoruz tabi, ama ABD - Türkiye görüşmesinin ardından birşeylerin değiştiği kesin olarak ortada...
Bu görüşmenin ardından konuşulmaya başlanan bir diğer konu ise "istihbarat paylaşımı". İstihbarat paylaşımı ne ölçüde gerçekleşecek ve neleri kapsayacak bilmiyoruz, İter Türkmen ise buradaki yazısıyla bize bir bilgi veriyor:İSTİHBARAT servislerinin zaman zaman hükümetlerin siyasi amaçlarına hizmet eder nitelikte raporlar hazırladıkları kimsenin meçhulü değildir. Bu alanda CIA, özellikle sabıkalı sayılır.
Ayrıca yine Murat Yetkin buradaki yazısında "CIA'in Öcalan'ın yakalanması konusunda Türkiye'ye verdiği destekte, MİT'in Lockerbie'nin Libyalı bombacılarının yerinin saptanması konusunda CIA'e verdiği desteğin" karşılıklı güven sağladığını söylüyor.
İstihbaratın doğruluğuna dair şüpheler ile birlikte şu soruyu da sorabiliyoruz: verilen istihbaratın karşılığı olarak bir şey olacak mı Türkiye tarafından?
Yine kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilmiyoruz, bir görüşmenin ardından gazetecilere verilen demeçlerin değişmesi, medyaya yansıyan haberlerin değişmesi merak uyandırıcı... Neler olacağını ancak bekleyerek görebileceğiz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
istihbarat,
kuzey ırak,
tezkere
Uzun zamandır Rusya uluslar arası alanda kendisinden söz ettirmeyi başarıyor ve yaptığı her hamle, attığı her adım soğuk savaşın başlangıcı olarak lanse ediliyor. Bazı yorumlarda ise, "ve Rusya soğuk savaşı başlattı..." deniyor. Resmi anlamda bir soğuk savaş başlamış olmasa bile, böyle bir gerginliğin söz konusu olduğu kesin.
Putin, ilk net çıkışını geçtiğimiz aylarda Münih'de gerçekleşen güvenlik konferansında dile getirmişti. ABD'nin dünyada izlemiş olduğu tek taraflı politikaların "güvenliği" tehdit ettiğini söyledi. Bu konuda kesinlikle haklıydı Rusya, ABD dünya güvenliğini tehdit ediyordu ama bunu Rusya'nın dile getirmiş olması, özellikle Avrupa'da büyük yankıya neden oldu, soğuk savaş döneminde bir tehdit olan Rusya'nın dünyada şu anda var olan tek kutupluluğu sona erdirme isteği, yeni bir soğuk savaşa neden olabilirdi.
Rusya'nın bu güvenlik zirvesindeki çıkışını, kendini koruma gayesinde olduğunu söyleyebiliriz, bunu ortaya koyacak pek çok sebep var.
ABD ile Sovyetler Birliği arasında 1972 yılında imzalanan Antibalistik Füze Anlaşması (ABM) iki kutup arasında dengeyi sağlayan unsurlardan bir tanesiydi. Bu anlaşma SSCB ve ABD'ye yalnızca başkentleri etrafında füzesavarlara sahip olma hakkı tanımaktaydı ve imzalandığı zamanda iki tarafta da artmakta olan endişeleri biraz olsun azaltmayı başarmıştı. Ancak 2001 yılında ABD aldığı karar iel bu anlaşmadan çekildiğini duyurdu. Anlaşmadan çekilmekle kalmayıp Kaliforniya ve Alaska'ya füze savunma sistemi projelerini hayata geçirdi.
ABD bu hamlenin Kore ve İran'a karşı bir savunma tedbiri olduğu açıklamasını yapsa da bunun aslında böyle olmadığı pek çok çevre tarafından dile getiriliyor. Çünkü söz konusu ülkelerin ne şimdi ne de gelecekte 5-8 bin km menzilli füzelere sahip olamayacağı hesapları, anlaşmadan çekilme nedeni olarak Rusya-ABD arasında kurulan stratejik dengenin Rusya alehine bozulması amacını ön plana çıkartıyor.
ABD füze savunma sistemlerini yalnızca kendi topraklarına yerleştirmekle kalmadı ayrıca Polonya ve Çek cumhuriyeti'ne konuşlandırmak istediği "Avrupa Füzesavar Savunma Sistemi" Rusya'yı "kuşatılmışlık" hissine iten bir başka olgu. Yine bu sistemin gerekliliği olarak öne sürülen sebep ise Kore ve İran. Ancak Rusya için bu pek de geçerli bir sebep değil, zira buna verdiği tepki; "bu füzesavar sistemleri İran'a karşı ise neden bunları Türkiye ve kafkaslara yerleştirmiyorsunuz?"
Böylesine büyük bir çekişme alanında Türkiye'nin adının (füze kalkanı için düşünülen ülke olarak) geçmesi rahatsızlık verici ancak Rusya'nın bu füze kalkanı projesinden çıkardığı sonucun "Bize karşı düşmanca emelleriniz var!" olduğu kesin. Çünkü yerleştirilen savunma sistemi, yapılacak değişikliklerle saldırı bataryası olarak kullanılabilir. Bu ihtimalin bulunması Rusya'yı oldukça tedirgin ediyor.
ABD'nin radar sistemlerini konuşlandırmada yaptığı değişiklikler de önem taşımakta. Hawaii'de denizde konuşlandırılmış olan X dalga boyunda çalışan ve Sibirya'nın büyük bir kısmıyla Çin'i kontrol eden çok gelişmiş radar sistemlerini Kamçatka civarına nakletmesi de Rusya'da kuşkuyla karşılanan konulardan bir diğeri.
Rusya'nın rahatsızlık duyduğu bir diğer konu ise Nato'nun eski doğu bloku ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi. Gün geçtikçe Doğu Avrupa ülkelerindeki Amerikan askeri varlığı artmakta. Romanya ve Bulgaristan'da yeni ABD üslerinin kurulması, Rusya tarafında yine endişeyle karşılanıyor. Ayrıca Nato'da boş durmayıp üyelerini ve dolayısıyla etki alanını genişletmeyi sürdürüyor. Ukrayna ve Gürcistan'ın Nato üyeliklerinin gündeme gelmesi, hatta Gürcistan'ın 2009'da Nato'ya gireceğine dair açıklama yapması, Rusya tarafından bir bir yitirilen kaleler olarak yorumlanmakta.
Yaşananlar bir "kuşatma" harekatı mıdır, değil midir, bu ABD ve Rusya'ya göre değişmekte. Söz konusu durum hakkında Ali Külebi şu yorumu yapmakta: "Söz konusu kuşatmada taşların eksik olduğu yer, ABD için son derece stratejik önem arz eden Hazar çevresi. Bu noktada İran İslam Cumhuriyeti de en önemli eksik taş. İran'ı bir şekilde ele geçirmek isteyen ABD'ye karşı Rusya'nın da artık giderek kuşatma sendromu ile ABD'ye sert tepkiler vermesi doğal görülüyor."
(devam edecek)
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
rusya
Son günlerde artan şehit cenazeleri ile birlikte herkesin PKK konusundaki hassasiyeti artmış durumda. Son dönemde yapılan anketlere göre halkın %80 e yakın bir bölümü sınır ötesine yapılacak askeri bir harekatı destekleklemekte. Ancak hal böyle iken ülkeyi yönetenler ve askerler arasında yetki tartışmaları yaşanıyor.
Anayasanın 117. maddesine göre “Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” Bakanlar Kurulu, yani hükümet. Bunu bilerek konuşan Genelkurmay Başkanı, sınır ötesine yapılacak bir askeri operasyon için siyasi karar gerektiğini söylerken, Başbakan’ın yaptığı açıklama ise “Askerden talep gelirse destekleriz.” oldu. Bu açıklama, tamamen sorumluluktan kaçma amacı taşıyan bir açıklamaydı, artan kamuoyu baskısı karşısında topu taca atma taktiğiydi.
Bunun böyle gözüktüğünü nedense sonradan farkeden Başbakan, durumu toparlamak için yaptığı açıklama ise, tam anlamıyla hükümet ile güvenlik güçleri arasındaki mesafeyi ve iletişimsizliği göstermekteydi: “içerideki beşbin bittimi ki, dışarıdaki beşyüz ile uğraşalım”. Hükümet ile askeri kanat, yaptıkları güvenlik zirvesi’nin ardından her nekadar “uyum ve eşgüdüm” açıklamaları yapsa da, bir diyalog eksikliği olduğu, başbakanın yaptığı açıklamayı düzeltmesi ile gayet net bir şekilde ortaya çıkıyordu. “ İçeride 1500, dışarıda 3 bin 500.” Demekki hükümet ile ilgili güvenlik kurumları yeterince diyalog halinde değildi ki, başbakan sınırların içerisinde mi, yoksa ötesinde mi daha çok terörist olduğunu bilmiyordu. Bu aşamadan sonra yapılacak “uyum içerisinde olma” açıklamaları pek önem taşımıyor aslında.
Şu anki durumla (bilinçli ya da bilinçsiz) karıştırılan bir konu da 1 Mart Tezkeresi. Hükümetin söylemine göre, zamanında 1 Mart Tezkeresi’ne karşı çıkanların şimdi Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmayı talep etmeye hakları yoktu. Halbuki söz konusu tezkere ile Türk askerinin sınırlar dışında askeri operasyonlar yürütmesine yetki verilirlirken, bir yandan da güneydoğu topraklarının büyük bir bölümü Amerikan Askeri’nin yerleşimine açılmaktaydı, Amerikanlar’a uzunca bir süre bölgede “istirahat” hakkı verilmekteydi. Bu karar verilmiş olsaydı, bizim askerimizin de Irak bataklığına çekilmiş olması bir yana, işgale destek veren ülke olmamız konumuyla hergün Irak’da yaşanan çatışmaların benzerlerini de ülkemiz topraklarında görebilecektik. 1 Mart Tezkeresi, komşu bir ülkeyi işgali öngörürken, şimdiki durum ise sınır güvenliğimizi sağlamaya yönelik bir operasyonu öngörüyor. Bu iki konunun beraberce karıştırılıp tartışılması ise son derece yanlış ve mantık dışı.
“Kuzey Irak’da yer alsaydık, PKK’nın hortlamsını ve Bölge Kürt Yönetimi’nin güçlenmesini engelleyebilirdik.” Bu tez de yine mevcut gerçekleri göz ardı etmekte. Herşeyden önce PKK’nın güçlenmesi, ona yardım edilmesinden kaynaklanmakta. PKK’ya yardım eden ülkelerin ve güçlerin ise kimler olduğu ortada. Hem dost hem müttefik dediğimiz ülkelerin isimlerinin PKK ile anılması gayet manidar. Bölge Kürt Yönetiminin PKK ile bağları da bilinmeyen birşey değil. Bunun ardından bizim askerimizin 2003 yılından beri Irak’ın işgaline ortak olması çok şeyi değiştirmeyecekti, terör, aldığı destek ile varlığını sürdürecekti. Ayrıca Irak’da Şiilerin güçlenmesinin ardından kuzeyde yer alan Kürtlerin de kendi başlarına hareket etmesi gayet doğal, çünkü parçalanan bir Irak’da bölgede yer alan kürt yönetimi de değişen koşullara göre hareket etmekte.
İşte tam burada birbirine karıştırdığımız bir diğer konuya gelmekteyiz, bölgede güçlenen bir Kürt Yönetimi ve haksızlığa uğrayan Türkmenler ile terör olayları. 2007 yılının Ocak ve Şubat aylarında ağırlıklı olarak ülke gündemini meşgul eden konu Kuzey Irak’ta Kürtlerin Türkmenler üzerine uyguladığı baskı ve sindirme politiklarıydı. Yıl sonunda yapılacak Kerkük referandumu ile şehrin kürt yönetimine geçeceğini hesaplayan Türk kamuoyu, askerin Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmasını meşru ve gerekli görmekteydi. Ancak şu anda o konu unutuldu ve sınır ötesi harekat bu sefer PKK karşısında dillendirilmeye başlandı. Bu iki konu birbirine karıştırılarak hep “bir sorun varsa gönderelim askeri, bitirelim işi!” teziyle soruna yaklaşıldı. Halbuki Türkiye her iki sorunda da yeterince etkili davranamadı, Kuzey Irak’da azınlık konumuna düşen Türkmenlerin haklarını koruyamadı, diplomatik yollardan çözüm üretemedi, PKK’nın mali kaynaklarını kurutamadı, ona verilen desteğin önüne geçemedi. Ayrıca son günlerde hep konuşulan askeri operasyon ise bir baskın olmaktan çıkıp, “hazırlanın, biz geliyoruz” şekline dönüştü. Zira bu habere göre, 22 Mayıs’ta PKK’nın önde gelen isimleri bir araya gelmiş, rahatça toplantı yapmaktaydı, zamanında yapılacak bir müdahele ile belki de şu anda PKK bitme noktasına gelecekti. (Böylesine bir toplantı yapabilmenin rahatlığı ise nereden gelmektedir, merak konusu...)
Tüm bunların üzerine Başbakanın (yaklaşmakta olan seçimi düşünerek söylediği) “Ben kabile reisiyle görüşmem” açıklamasını düşünürsek, Türkiye’nin önümüzdeki aylarda daha dikkatli, daha özenli davranması gerektiği ortaya çıkar. (“seçim atmosferi içerisinde daha neler söylenebilir ve neler yapılabir?...”) Sonbahar’da yapılacak olan Kerkük referandum’u ile gündemin yeniden hareketleneceğini de hesaba kattığımızda, seçimden sonra Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin istikrar ve siyasi irade olduğunu söyleyebiliriz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
kuzey ırak,
tezkere
Org. Yaşar Büyükanıt, Hürriyet
Tehditler devletten devlete olmaktan çıkarak asimetrik ve çok boyutlu hale gelmiştir. Bu yüzden diyorum acaba Soğuk savaş yerini karanlık savaşlara mı bıraktı
Karanlık Savaşlar şu yöntemlerle yürütülmektedir:
* Ekonomik manipülasyonlar
* Rejimleri yeniden tanımlamalar
* Renkli başkaldırılara destek
* Ülkelerin isimleri başına ekler getirmeler
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
İran, ABD, Rusya ve dumanı tüten komplo teorileri
Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!
(Suat Taşpınar, 08/04/07, Radikal)
Herşey mart ortasında başladı. Moskova'da yayınlanan haftalık bir gazete bir manşet attı. Ağırlığı, saygınlığı olan bir gazete değildi. Haber bir yerlerde daha kısaca yayımlandı ve unutuldu. Derken, İsrail merkezli bir haber-analiz sitesi aynı haberi süsleyip yeniden piyasaya sürdü. Artık 'show business'ın parçası olan ve sansasyonla yatıp kalkan dünya medyası, bu kez üstüne atladı. Haber fos çıktı, ama birileri hedefi tam 12'den vurdu!
İlkin Rus gazetesi 'Argumenti Nedeli'nin yayımladığı haber özetle şöyleydi: "ABD, İran'daki 20 hedefi, 6 Nisan Cuma sabahı 06.00'dan itibaren 12 saat boyunca bombalayacak. Kaynağımız bir Rus askeri istihbarat yetkilisi". Heyecanı artırmak için adet olduğu üzere operasyona şimdiden ad da bulunmuş ve 'Isırık Operasyonu' denmişti.
Beklenen etki yaratılamamış olacak ki, bir hafta sonra İsrail istihbaratınca desteklendiği söylenen, istihbarat-strateji-küresel güvenlik gibi mühim konularla uğraşan DEBKA File adlı web sitesinde aynı haber, yepyeni bir iddia gibi paketlenip tekrar yayımlandı. Yine Amerikan saldırısının başlayacağı gün olarak 6 Nisan tarihi veriliyor, kaynak olarak GRU, yani Rus askeri istihbaratı gösteriliyordu. Haber dünyaya mal olduktan sonra, kaynağına geri döndü. Rus ajansları, televizyonları '6 Nisan' senaryoları yazmaya devam ettiler. Artık ismi açıklanan bazı üst düzey yetkililer, "Gününü, saatini bilmeyiz, ama bir operasyon olacağı kesin" diyordu.
Uzatmaya gerek yok. 6 Nisan geldi geçti. Kimse kimseyi vurmadı. Belki yarın öbür gün vurur. Ama daha önemli bir şey oldu. Petrolün varil fiyatı, bu haberin etrafında kopartılan gürültü ve spekülasyon yüzünden 70 dolara fırladı. Bu, son yedi ayda çıkılan en yüksek noktaydı. Hafta içi Moskova'da yapılan, saygın ekonomistlerin katıldığı bir konferansta birisi, "Petrol fiyatlarının yılbaşında öngörüldüğü gibi hızlı şekilde düşmesi ekonomiyi zora sokar. En iyisi ABD'nin İran'ı vurması ve petrolün rekor fiyata çıkması" dedi. Petrol fiyatındaki her 1 dolarlık artışın, Rusya bütçesine katkısının yıllık 1 milyar dolar olduğu konuşuluyordu.
Hani bu ara komplo teorisi yazmak pek moda ya. "Acaba" diyor şeytan, "Bu haberi medyaya ısmarlayanlar, tansiyonu yükseltmenin petrol fiyatlarını yükseltmek olduğunu bilerek, planlı bir eylem mi yaptı?" Bir yanda Rusya'nın, öbür yanda petrole büyük paralar bağlayan 'hedge fund'ların ekmeğine yağ süren bir operasyon mu düzenlendi? Ve şeytan bir kez ininden çıktıktan sonra, tehlikeli sorular sormaya devam ediyor:
"ABD'nin Irak'tan sonra İran batağına saplanması kime ne fayda sağlar? Bu savaş zaten sarsılan Amerikan İmparatorluğu'nun kendi sonunu hızlandırmasını sağlamayacak mı? Bu savaş dünyada ABD düşmanlığını körükleyip İslam dünyasıyla daha sıcak ilişkileri olan 'yeni süper güçler'in önünü açmayacak mı? Bu savaş Basra Körfezi'nden dünyaya petrol çıkışını kesip varil fiyatını belki 100 dolara fırlatmayacak mı?"
ABD, Soğuk Savaş'ı bir tek mermi atmadan kazandı ve SSCB -propaganda temelli dış etkiler önemli olsa da- son tahlilde kendi yanlışlarıyla kendini yıktı. Bugün SSCB'nin vârislerinin tek mermi atmadan rövanşı alma şansı mı var acep? Kalem sahiden de kılıçtan güçlü mü yoksa? Propaganda savaşının uzun menzilli füzelerinin 'iyi kurgulanmış haberler' olduğunu birileri bize ispatlamaya mı çalışıyor?
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Bir devletin temelinin "adalet" olduğunu daha önce "Linç" başlıklı yazıda söylemiştik. Adalet, devletin varoluş sebebidir, ortaya çıkışına bu alandaki ihtiyaç sebep olmuştur. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkalrda uzlaşmayı sağlayacak yegane kurum Devlet'dir. Adaletin yerine getirilmesi içinse Hukuk'a başvurulur.
Hukuk kelimesi Arapça "Hak" kökünden gelir ve bu kelimenin çoğuludur.(*) Türk Dil Kurumu'na göre ise "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür".
Hukuk'un kelime anlamından yola çıkarsak, hakkı, haklıya teslim edemeyen bir devletin varolş sebeplerinden biri gerçekleşmeyerek, meşruiyeti tartışmalı hale gelir. Aynen 5 yaşında ölen Selvan'ın başına gelenler gibi.
Radikal Gazetesi'nin 27 Şubat'taki haberine göre, 9 Mart 2001 günü ailesi ile büyük marketlerden birine giden 5 yaşındaki Selvan'ın üzerine raflar yıkılmış, küçük çocuk altta kalarak ölmüştü.
Aile, olaydan sonra devletin, vaadettiği adaleti yerine getirmesi ve sorumsuzluğun cezasız kalmaması talebiyle mahkemeye başvurdu, ilk bilirkişi heyeti "maktul'un de sorumlu olduğunu söyledi ancak babanın rapora itiraz etmesinden sonra ikinci bilirkişi heyeti rafın duvara montesiz, bir ayağının eksik ve TSE standartlarına aykırı olduğunu ve çocuğun teması olmadığını saptadı.
Mahkeme bunun üzerine sorumlulara önce hapis cezası verdi sonra da bunu paraya çevirdi. Bunun üzerine baba kararı temyiz'e götürdü.
Bu aşamadan sonra davayla ilgili tek bir tebligat bile almayan Karahan, geçen hafta Yargıtay'ın internet sitesinde araştırma yaparken şaşkına döndü. Karar, 11 Mayıs 2005'te 'eksik soruşturma' gerekçesiyle bozulmuştu. Hemen 20. Asliye Mahkemesi'ne koşan Karahan, dosyada gördüklerine inanamadı. Dava bir kez daha görülmüş, yeniden yargılama sürecinde tebligatlar kazadan sonra kapattığı işyerine yapılmıştı.
Bu aşamadan sonra mahkeme yeniden bilirkişi heyeti atadı. 15 Mart 2006 tarihinde yemin ederek göreve başlayan bilirkişilerin raporlarını tamamlama süreleri 15 gün idi. Fakat burada bir çelişki vardı, bilirkişi heyetinin raporlarını verdiği gün, göreve başladıkları gün ile aynı gündü. Yani hakim görevi verdi, "bilirkişi" de bilir-kişi olduğunu ıspatlarcasına raporu hemen cebinden çıkarıp sundu!
Baba dosyada bir de bilirkişi istifası buldu. Üstelik onun tarihi de 15 Mart 2006'ydı. Avukat Uğur Erhan Dinçer, dilekçede, 'değerlendirmeye yönelik yeknesaklık ve görüş birliği olmadığından' istifasını yazmıştı.
Baba, şimdi yeniden yargıtayda ve adaletin yerini bulmasını bekliyor.
Bir devlet adaleti sağlayamıyorsa, hukuku bir kişinin ya da grubun çıkarlarına göre değiştirip ihlal ediyorsa, haksızlığa uğrayan bireyler üzerinde devlet olma hakkını kaybetmiştir. Vergi alamaz, askere çağıramaz, herhangi bir denetimde bulunamaz, çünkü vaadettiği adaleti sağlayamamıştır.
Beş yaşında ölen Selvan'ın davası şu anda Yargıtay'da bekliyor. Geç gelen adalet adaleti sağlayamasa da, hala geç olmadığını düşünebiliriz. Hukuk'un üstünlüğünün sağlanması için hala fırsat var. Ve hala bu ülkede devletin adaleti sağlayabildiğine inanmak istiyoruz.
Devamını Oku>>
Etiketler:
adalet

Genellikle Batı ile Doğu medeniyetlerini karşılaştırmak söz konusu olduğunda biz, doğu medeniyetlerine mensup insanların kendilerini küçük görme, "onları" ise yüceltme eğilimi vardır. Biz pek çok şey de geri kalmışızdır, onlar ise her şey de ileridirler, bizden daha iyi ve daha çok bilirler. Kısacası bizden üstündürler.
Halbuki, doğu medeniyetlerinin şu anki geri kalmışlıklarını tarihin bütün zamanlarına atfedemeyiz. Yüzyılla önce doğu insanlarının, batılılar kendi aralarında savaşıyorken, kurdukları medeniyet ve ulaştıkları bilgilerden bazılarına, şu anda pek çok alanda üstün gördüğümüz batı uygarlığı yeni yeni ulaşmaya başlamıştır. Bunun son örneği de 24 Şubat'da Sabah gazetesinde yayınlanan bir haber oldu.
Haberde şunlara yer verildi; " ABD'deki Harvard Üniversitesi'nden Peter Lu ile Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhardt adlı araştırmacıların yaptığı çalışmaya göre İslam dünyasındaki sanatçıların çinilerinde kullandıkları geometri bilgisine, Batılı matematikçiler ancak 500 yıl sonra ulaşabildi. İki bilim adamı bu tezlerine örnek olaraksa, Bursa'da bulunan Yeşil Cami'deki çiniler ile İran, Irak Afganistan ve Özbekistan'daki yapıtları gösterdi.
Bilim dergisi "Science"da yayımlanan bu ilginç araştırmaya göre, önceleri İslam sanatçılarının çinilerdeki bu şekilleri sadece pergel ve cetvelle yaptıkları sanılıyordu. Ancak ABD'li iki bilim adamı, mercek altına aldıkları yapılarda "kuvasi kristal geometrisi" denilen ve düzensiz aralıklarla kendini tekrar eden bu sistemin kullanıldığını saptadı. Bu sistemi Batı'da ilk geliştirense, bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce tanınmış İngiliz bilim adamı Roger Penrose oldu. Bu geometrik sistemde, 5 ve 10 kenarlı şekiller düzensiz ve çok büyük aralıklarla birbirini takip ediyor. Araştırmacılara göre, hayli karmaşık olan bu düzeni dev ölçekli düzlemlerde kullanmak ise çok büyük bir matematik bilgisi gerektiriyor. Ortadoğu ve Orta Asya'da bu çinilerin, cami ve medreselerde yapıldığının belirtildiği yazıda, bu geometrinin Batılı matematikçiler tarafından ancak 500 yıl sonra keşfedilebildiğine dikkat çekildi."
Araştırmayı yapan Peter Lu'nun şu sözleri aslında her şeyi ele veriyordu; "Bu sistem, çok da önem vermediğimiz bir kültürün aslında sandığımızdan ne kadar ileri olduğunu gösteriyor." çok da önem vermediğimiz bir kültür...
Bu sözde dikkat edilmesi gereken nokta, onların önem vermediği kültüre bizim de önem vermiyor olmamız. Bu düşünceyi nasıl benimsediğimiz, aklımıza nasıl yerleştiğiyse bir başka tartışmanın derin konusu olur.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise böyle bir araştırmayı onlar yapınca kaale almamız. İlgili haberde adı geçen "kuvasi kristal geometrisi" dışında bir çok bilimsel buluşu ilk yapan İslam bilginleri ise;
İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl,
Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; alim Razi,
Mikrobu ilk tanımlayan alim Akşemseddin,
Cüzzamı bulan alim ... İbni Cessar,
Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip,
Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm,
Retina tabakasını bulan alim İbni Rüşd,
İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar,
İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas,
Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis,
İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan,
Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi,
Trigonometriyi ilk bulan alim Battani,
Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa,
Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi,
İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus,
Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam,
İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra,
Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid,
İlk usturlabı yapan alim Zerkali,
Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni,
Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler,
Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani,
Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah,
İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa,
İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem,
Sesin .fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi,
İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara,
Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi,
İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas,
Yer çekimini ilk bulan alim Razi,
Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus,
Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini,
Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan,
Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi,
İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir,
Saf alkolü ilk elde eden alim Razi,
Fosforu ilk bulan alim Beşir,
Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed,
İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta,
İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim,
İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar... (sinanoglu.net'ten)
Tüm bu bilgilerden sonra sanırım ön yargılarımızı gözden geçirmemiz gerkecek. Tez zamanda bunu gerçekleştirmemiz dileğiyle...
Devamını Oku>>
Etiketler:
bilim
Saatler 17 Şubat 1993 günü 12:30'u gösterdiğinde Türk Hava Kuvvetleri'nin KK 10011 no'lu Beecraft B-200 S/M BB 1412, aletli meteorolojik ve buzlu uçuş şartlarında, Türkiye, Ankara Esenboğa Havaalanı için aletli iniş sistemi lokalizörünü bulmak için manevra yaparken düştü. Uşuş mürettabatı kaza öncesi motor titreşimleri bildirdi. İki mürettebat ve üç yolcu öldü. Uçak parçalandı. Türk Hava Kuvvetleri için düzenlenen resmi raporda olay böyle özetlenmişti.
Peki Eşref Bitlis kimdi? Dönemin jandarma genel komutanı idi. Kürt sorunu üzerine oldukça düşünmüştü, olayı her yönüyle analiz etmiş, ve bir strateji uygulayabilecek sonuca varmıştı. Bitlis paşa, 1990'da Orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı'na atandı. Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye'den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD'nin Kuzey Irak'da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti'nin Türkiye'nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa Hükümete şikayet edildiği iddia edildi.(*)
Erol Mütercimler'in yazdığı üzere; "Olayın mahkeme safhasında İTÜ'den üç kişilik bilirkişi heyeti tayin edilmiştir. Bu heyetin hazırladığı raporun yedinci sayfasındaki sonuç bölümünde şu görüşlere yer verilmiştir:
Motor arızası ve sonuç olarak uçağın düşmesinde buzlanmanın etkili olduğunu gösteren yeterli ve tatminkar delil yoktur.
Motor arızası ve düşme olayında pilotaj ve bakım hata ve kusuru bulunduğuna dair deliller mevcut değildir. Dolayısı ile davacılar murisi 2. pilot Tuğrul Sezginler ile Kaptan Pilot Yaşar Erian'ın kusurları yoktur.
Uçağın düşmesine yol açan motor arızasında davalı firmanın dizayn ve yapım hatası bulunduğuna dair delil mevcut değildir.
Kaza günü öncesindeki gece hangar civarındaki -bir nöbetçi tarafından bildirilen- kimliği bilinmeyen kişi ile yukarıda isimleri zikredilen motor iç aksamının enkaz mahalinde bulunmaması ve sağlam ve mukavim olan motor zarfının parçalanmamış ve hatta fazla deforme olmamış görüntüsü karşısında sabotaj ihtimali gözlerden uzak tutulmamalıdır.
Bilirkişi raporunda yeraldığı üzere, uçağın düşüş nedenleri arsında sabotaj olasılığı da hayli yüksekti. Buna rağmen konunun üzerine yeterince gidilmedi ve alelacele dosya kapandı.
Necati Özgen'in açıklamaları
16 Eylül 2002 'de Sabah Gazetesi'nde, Eşref Bitlis'in şehit olduğu dönemde O'nun genel sekreteri olan Orgeneral Necati Özgen ile yapılan röportaja göre Amerikan Jetleri Bitlis'in helilopterini düşüreceklerdi.
Özgen'in açıklamalarına göre yerden 1500 metre yüksekte uçmakta ve Barzani'nin karargahına doğru yol alan Eşref Bitlis Paşa'nın da içinde bulunduğu Türk helikopterine, iki amerikan jeti çok yakından uçarak tacizde bulundu. Jetlerin egzoz gazı helikopterin motorlarını doldurduğunda, oksijensiz kalan motorlar nedeniyle neredeyse düşme noktasına gelindi. Üstelik bu taciz iki kez gerçekleşti.
Bölgedeki tüm uçuşlardan karşılıklı iki tarafın da haberi olduğunu söyleyen Necati Özgen, "şimdi düşünün ki hiç haberleri olmasa bile, orada bir Sikorsky helikopteri var. Kime ait, kimin var Sikorsky helikopteri? Barzani'nin yok, Talabani'nin yok..." diyordu.
Orgeneral Eşref Bitlis'in ölümü, aradan 14 sene geçmesine rağmen hala açıklığa kavuşmuş değil. Ve hala uçaklarımız esrarlı şekilde düşmeye devam ediyor...
(*):Orgeneral Eşref Bitlis (1933 - 1993); kimkimdir.gen.tr
not:bu konu hakkında daha detaylı bir değerlendirme için Erol Mütercimler'in Komplo Teorileri kitabına bakınız.
Devamını Oku>>
Etiketler:
etiketsiz
Kabul edilen anayasa ile federatif bölgelerin önü açılırken, Irak'ın bölünmesi anlamına gelen bu duruma Türkiye gerekli tepkileri gösterememişti.
Kerkük'ün statüsünün belirlenmesi için 2007 yılı sonuna kadar kentte ve civarında referandum düzenlenmesi öngörülüyordu.
Türkiye yine sessizdi.
Kuzey Irak'da boş durmayan Kürtler, Kürdistan bölge anayasasını hazırlıyordu. Bu anayasa ile bölgenin sınırları netlik kazanıncaya kadar başkentin Erbil olduğu belirtilirken, sınırların kesinleşmesinden sonra başkentin başka bir yere taşınmasına olanak tanınıyordu. (11/09/2006)(1)
Kürdistan bölge anayasası onaylanırken Türkiye yine sessizdi. Yanı başındaki gelişmeleri görmezden geliyordu.
Kuzey Irak yönetimi boş durmuyor, Irak Anayasasına eklenmiş olan, daha önce de Şiiler ile Kürtlerin kendi aralarında anlaştığı "Kerkük'ün Saddam döneminde zorla Araplaştirilmasının etkileri düzeltilecektir." maddesi uyarınca kente Kürt aileleri yerleştiriliyordu.
ITC'nin Tepkisi
8 Ocak 2007 tarihinde Hürriyet Gazetesindeki haberde Irak Türkmen Cephesi başkanı şunları söyledi;
"Irak Anayasası'na geçici Anayasa'dan getirilen 140. Madde konuldu. Biz zamanında bunun çok tehlikeli olduğunu söyledik. Bu madde bizi çok rahatsız etmektedir. Bu maddenin üç aşamalı olarak uygulanması gerekir. Bunun birinci adımı normalleştirmedir. Buna göre, Saddam Hüseyin zamanında Kerkük'ten göç ettirilenlerin geri getirilmesi, gelenlerin gönderilmesi ve o dönemde istimlak edilen arazilerin geri verilmesidir. Bu süreçten sonra sayım süreci başlayacak ve referandum yapılacaktır.
Normalleştirmeye karşı değiliz ancak, yapılan girişimlere karşıyız. Kerkük'ten 11 bin 800 kişi göç ettirilmiş bunların içerisinde Türkmen, Kürt ve Arap vardı. Ancak, sadece seçmen kütüklerine resmi kayıtlara göre 227 bin Kürt eklenmiştir. Bunların aileleriyle birlikte nüfusu 600 bine yakın olmaktadır. Bu nedenle Kerkük'ün düzeni bozulmuştur. Bu şekilde yapılacak referandumu ve seçimin de neticesi bellidir.
Ergeç, Kerkük'te istimlak edilen arazilerin yüzde 90'ının Türkmenlerin olduğunu kaydetti. Arazilerinin zorla istimlak edildiğine dair, Irak genelinde Türkmenlerin yaptığı 36 bin başvuru olduğunu belirten Ergeç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fakat, bu işe bakan komisyonun başındaki kişiler belli. Bu güne kadar ancak 100 dava görülmüş. Elinde silahlı güçlere sahip olanlar haksızlık ve psikolojik baskı yapıyorlar. İnsanlığa karşı çağrımız var Kerkük'te ve Türkmenlerin yaşadıkları yerleri görsünler. Adalettin tecelli etmesine katkıda bulunsunlar. Buraya getirilen silahlı Peşmerge milis güçleri, ulusal güç olarak gösterilmektedir. Kerkük'ün giriş çıkışları kontrol altında. Resmi kurumlara tayin edilenler tamamen onların elinde. Yarın bir sorun çıkarsa, bu silahlı güçler iç güvenlik yerine karşı tarafı destekleyecekler. Seçimde de bunu yaşadık. Türkmeneli bölgesinde yaklaşık 3 milyon civarında Türkmen yaşamaktadır. Yarın bu şekilde yapılacak seçimi de referandumu da tanımayacağız, reddedeceğiz ve katılmayacağız."
Yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeyen Türk zihniyeti burada da kendini gösterdi ve medya ile muhalefetin de olayı dillendirmesi ile 23 Ocak'da Kerkük ve Irak'ı tartışmak üzere mecliste gizli oturum düzenlendi.
Kamuoyunun dikkati bir anda bölgeye yöneldi. Kuzey Irak'a askeri müdahele konuşulmaya başlandı. Bölgedeki oluşuma gerekli tepki zamanında gösterilmezken sadece yıl sonunda gerçekleştirilecek referandum ekseninde söylemler geliştirilmeye başlandı. Başbakan'ında söylemlerinde kesin çizgiler gözlemleniyordu;
"Adama sorarlar, 10 bin kilometre öteden geliyorsun, Irak'ta ne işin var!" , "Bizim Irak'la olan komşuluk haklarımız öyle sıradan bir ülkenin haklarına benzemez... 350 kilometre sınırın olacak, tarihi bağların olacak, orada soydaşların olacak, bütün bu dayanışmayı tarih boyunca sürdürdüğün ülkeye karşı sadece seyirci kalacaksın. Bu mümkün değil..."(2)
Gerektiği yerde gerektiği tepkiyi gösteremeyen Türkiye, şu anda askeri operasyonlardan söz ediyor. "Bi sorun mu var, gönderelim askeri, çözelim abi..." anlayışı tüm topluma hakim.
Sonuç
"Musul meselesini bugün halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek bu mümkündür. Musul'u gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musul'u almayı müteakip muharebenin hemen sona ereceğinden emin olamayız ve şüphesiz orada bir harp cephesi açacağız."(3) Atatürk, 1926'da meclis gizli oturumunda bunları söylüyordu. Durumu, aklı başında bir yaklaşımla değerlendiriyor, sonrasını da düşünüyordu.
Gündemin ortasında yer alan ve Kaynar Kazan'a dönmüş olan Kuzey Irak ve özelde Kerkük meselesi için Amerika ile birlikte hareket etmeyi planlayan Türkiye'nin, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın yapacağı ABD ziyaretlerinin ardından tavrımız biraz daha netleşecek. ilgilenmek için biiraz geç kaldığımız bölgede neler yaşanacağını bekleyip göreceğiz, geri sayan saatlerimizi Kasım'daki referandum'a ayarlayarak...(son)
(1):Hürriyet, 11/09/06
(2):Hürriyet, 19/01/07
(3): Murat Yetkin, Radikal, 19/01/07
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
ırak,
kuzey ırak
Kuzey Irak bölgesinde seçimlere katılan Türkmeneli Partisi ile Irak Türkmen Cephesi'nin 30 Ocak 2005 tarihli Irak seçimlerinde, bulundukları bölgede usulsüzlük yapıldığına dair Yüksek Seçim Kurulu'na başvurmaları, beklendiği gibi bir netice vermedi. Sonuçta 180 bin kürt kökrnli Irak vatandaşı Kerkük'e getirilip oy kullanmasının yanı sıra onca usulsüzlük, yapıldığıyla kaldı.
Bu koşullarda yapılan seçimlerde Kürtler oyların %59'unu alırken Türkmenler %16'da kaldı.
Bu seçimelrde yaşanan nüfus hareketliğinin adından şu soruyu sormak gerekir; böylesine büyük bir hareketi sağlayacak maddi kaynak nasıl elde edilmiştir, tüm bu gelişmelere seyirci(acaba?) kalan işgal gücü ABD'nin bu gelişmelerdeki rolü nedir?
Türkiye seçimlerin ardından beklenen tepkiyi gösteremedi. Bölge üzerine ağırlığını koyamadı. Bu konuda, zamanında görüşlerini bildiren, 10 yıl süre ile Washington büyükelçiliği yürütmüş deneyimli diplomat Şükrü Elekdağ'a yer verelim:
" Bir, Türkiye BM'ye başvurarak bölgeye bir heyet gönderilmesini, seçimlerin yasal olup olmadığının incelenmesini istemeli.
İki, bu araştırmada bölgenin nüfus yapısının değiştiği belirlenirse bu kez seçimin iptali ve nüfus sayımı yapılmasını talep etmeli.
Bunu Kürtler ve Şiiler kabul etmeyebilir. Ama bunun şu yararları olur:
Türkiye'nin olayı izlediği, gelişmelere seyirci kalmadığı mesajı verilir.
İkincisi Kerkük'ün Arap toprağı olduğunu söyleyen Araplar hareketlenir." (1)
Türkiye'nin bu konudaki cılız tepkisi ve sonucu kabullenmesinin ardından istekler, daha yüksek sesle dile getirilir oldu.
Irak Kürdistan Demokratik Partisi lideri Barzani, 19 Şubat 2005 tarihinde New York Times gazetesi ile yaptığı mülakatta şunları sıralıyordu;
-Kürdistan'ın sınırlarının Kerkük'ü alcak biçimde güneye indirilmesini,
-Petrol yatakları dahil doğal kaynakların kontrol yetkilerinin kendilerine verilmesini
-Sayıları 100bin'e ulaşan peşmergelerin dağıtılmamasını
-Bölge gelirlerinin uzlaşma olmadan merkeze gidemeyeceğini
-Vergileri kontrol edip merkeze ne kadar gideceğine kendilerinin karar vereceğini iddia ediyordu.(2)
Bundan sonra Şiiler ile anlaşan Kürtler, Kerkük şehrinin statüsünü geçici anayasa'nın 58inci maddesi uyarınca çözecekti; "Kerkük'ün Saddam dönemindeki zorla Araplaştırılmasının etkileri düzeltilecektir."(3)
Diğer petrol bölgesi Basra'da çoğunlukta olan Şiilerle anlaşan Kürtler, hazırlanan anayasa ile isteklerinin büyük çoğunluğunu hayata geçirdiler. Ekim 2005 tarihinde Sünnilerin destek vermediği Referandum ile Anayasa kabul edilirken, Dışişleri bakanı Abdullah Gül, bunu bir başarı olarak nitelendiriyordu.(4)
(1):Tufan Türenç, Hürriyet, 21/02/05
(2):Hürriyet, 19/02/05
(3):Hürriyet, 11/03/05
(4):Hürriyet, 17/10/05
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
ırak,
kuzey ırak
Terör örgütü söz konusu olunca öne çıkan, örgütün ihtiyaçlarının giderilmesi konusu oluyor. Malum, bir örgüt, terör eylemi yapabilmek için patlayıcıyı nereden edinecek, silahları nereden bulacak? Başbakanın "ellerinde Amerikan silahları olan teröröistler yakalanıyor " açıklaması bu açıdan önem taşıyor.
Yine de ABD'nin PKK'ya direk silah ve cephane temin ettiğini söyleyemeyiz fakat, Kuzey Irak'taki yerel güçlere destek sağladığı bilinmektedir, PKK'nın bölgedeki güçlerle "derin" ilişkileide bu açıdan ortaya çıkıyor. ( Yine de ABD'nin desteklediği yerel güçlerin kimlerle dirsek teması halinde olduğunu bildiği varsayabiliriz, aksi bir durum, Amerikan istihbaratının büyük bir zaafı olur. )
Kuzey Irak dağlarında kamp kurmuş olan PKK nın yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını da nasıl karşıladığı muamma konusudur. Bu konuda Osman Pamukoğlu "Unutulanlar Dışında Yeni Birşey Yok" adlı kitabında, Bölgede görev yaptığı dönemde bazı subayların, Kuzey Irak tarafında gece uçuş yapan helikopterler gördüklerini, bunlarında terör örgütüne muhtemelen ihtiyaç malzemesi sağladığını iddia ettiklerini söylüyor. Ardından da Türk helikopterlerinin o dönemde gece uçuşu yapamadığını yazıyor. Üstelik dönem, yine ABD'nin PKK alehinde bizimle beraber mücadele ettiği bir dönem.
Kerkük
Bağımsız Kürdistan için mücadele veren PKK kadar bölgenin bir diğer önemli unsuru da Kerkük.
Kerkük, ilk bakışta petrol gelirleri sayesinde dünyanın en zengin kentleri arasında sayılır. yıllık geliri 18 milyar dolar civarındadır. Ancak bu gelirlerin büyük kısmı Irak Petrol Bakanlığına gitmektedir. Bölgeye gidip izlenimlerini aktaran gazeteci Ümran Safter, tüm bu zenginliğe rağmen kentin hiçbir altyapısının olmadığını, elde edilen paraların şehre yatırım olarak dönmediğini aktarmakta.
Ekonomik anlamda değeri böylesine ( bir ülkenin bağımsızlığını sağlayacak kadar ) yüksek olan bir şehir üzerine rekabete girişilmesi ise hiçte sıradışı değil. Şehirde başlıca üç etnik unsur yeralmakta. Ancak bu unsurların büyüklüğü konusunda güvenilir bilgiler mevcut değil. Kerkük'te 1957 yılında yapılan son güvenilir nüfus sayımına göre kentin nüfusunun %40'ını Türkmenler, %35'ini Kürtler, %24'ünü Araplar, ve %1'ini Hristiyanlar oluşturmaktaydı.(1) Ancak uzunca bir süredir sürdürülen şehrin demografik yapısını değiştirme harekatları sonucunda bu tablo büyük ölçüde değişti.
Kerkük'te bugün yaşananlar, aslında işgal ve sonrasında gerçekleşen "demokratik" Irak seçimlerinin bir devamı niteliği taşımakta.
Irak'ta gerçekleşecek seçimlerden önceki 1,5 yıllık süre içerisinde Amerikalıların gözleri önünde Şehre kürt göçmenler yerleştiriliyordu.(2) ( 30 Ocak 2005 seçim tarihi) Celal Talabani, seçim öncesi Kurd-SAT TV'de şunları söylüyordu; "Devlet yönetim yasasının 58'inci maddesinin uygulanması, Kerkük'ün eski statüsüne kavuşturulması, göçzedelerin Kerkük'e dönüşünün sağlanması ve bölgeye sonradan yerleşen Arapların geldikleri yerlere geri gönderilmesinin uygulanması konularında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Irak Parlamento Başkanı, ABD ve İngiliz büyükelçilerinin imzalarının bulunduğu yazılı bir belge üzerinde anlaştık."(3) 180 bin kişi, şehir dışından getirilerek Kerkük'te oy kullanacaktı.(3)
Zorlu geçen seçimler sonrasında herşey açığa çıkıyordu. Kuzey Irak bölgesinde seçimlere katılan Türkmeneli Partisi ile Irak Türkmen Cephesi tepkilerini rapor haline getirip seçimleri yöneten Yüksek Seçim Kuruluna bildirdiler. Raprda Şunlar yer almaktaydı(4);
---Süleymaniye ve Erbil'de yaşayan Kürtler seçim günü, sırf Kerkük nüfusunun büyük çoğunluğunun Kürt olduğunu göstermek için Kerkük'e (Rahimawa'ya) getirildiler. Hakları yokken, özellikle Rahimawa'da en az beş kere oy kullandırıldılar.
---Yaşı 18'i bulmamış çocuklara ve ölmüş insanların adlarını kullananlara oy verdirdiler.
---Ulusal Muhafız dedikleri 2000 Kürt'e ikişer sandıkta oy kullandırdılar.
---Sandıkları kaçırıp bir yerlere götürdüler. Ertesi sabah geri getirdiler. Ama o sırada sandığı ne yaptıklarını söylemediler.
---Erbil'deki Türkmenlerin oylarına kurşun kalemle işaret koydular. Uluslararası gözlemciler yokken o oyları değiştirme yolunu açtılar.
---Tuz Khurmatu'ya bağlı Meftul köylerindeki Sünni Araplar hiç oy kullanmadığı halde tuttular bu köylerden Kürdistan İttifakı'na 130 oy verildiğini açıkladılar.
---Türkmenlerin oy sandıklarına oy pusulasını eksik koydular.
---Türkmenlerin çoğunlukta olduğu yörelerde oylamadan bir gün önce seçmene ilan etmeden sandıkların yerlerini değiştirdiler.
---İyadhiya ve Muhallebiyye bölgesinde 30 bin kadar Türkmen oy kullanamadı; çünkü nerede oy kullanacaklarına dair bilgileri yoktu.
---Mansuriye'de 3000 Türkmen'in oy kullanmasını engellemekle kalmadılar, oy sandıklarını da çalıp götürdüler.
---Rahimawa'da ‘Kürtlerin Kürtlerden başkasına oy vermesi yasak' propagandası yaptılar.
---Oy verme yerlerine bazı Kürt dernekleri baskın düzenlediler.
---Sözde seçim günü tüm yolları kapatmışlardı. Oysa Erbil ve Süleymaniye ile Kerkük arasındaki yol, Kürt seçmenleri taşımak için açık bırakıldı. O sayede Kerkük'e binlerce Kürt geldi ve aynı akşam evlerine döndü.
(1): Mynet 02/02/2007
(2):Tufan Türenç, Hürriyet, 21/02/2005
(3):Hürriyet, 21/01/2005
(4):Oktay Ekşi, Hürriyet, 13/02/2005
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
ırak,
kuzey ırak
Ülke gündemi kaynıyor. Son 15 gün içerisinde olanlara bakıp, görüş derinliğimizi 1 yıl öncesine kadar götürüp, 1 yıl sonrasını tahmin etmeye çalışmak oldukça güç. Zira Türkiye'nin on yıllardır başını ağrıtmakta olan ( aslında bu "başını ağrıtmak" deyişi yanlış, Türkiye zaten bölgesel etkin bir devlet konumunda olmak istiyorsa "bunlara" "kafa yormak" zorunda. ) konularda hareketli günler yaşıyor.
bunların başında PKK ve Kuzey Irak konusu geliyor. 2004 yılında, kendi kendine yaptığı ateşkesi yine kendi kendine bozan terör örgütü eylemlerini giderek arttırdı ve geride bıraktığımız yaz aylarında yüzden fazla askerimizi şehit etti. Üstelik baktığınızda ülkemizde yaşayan kürt kökenli vatandaşlarımızın önceki dönemlerde hiç olmadığı kadar hak ve özgürlüklere sahip olduğu bir zaman diliminde eylem sayısında artış meydana geldi. Ayrıca bu durumun ABD nin Irak işgali sonrası kuvvetlenmesi de kayda değer gözükmektedir. (Zira isgalden önce Amerikalı yetkililerin Kuzey Irak'ta bölgenin önde gelenleri ile görüştüğü ortaya çıkmıştı. (masalarda sözde kürdistan haritası ile...) İşgalden sonra Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmeleri de tabii ki tesadüf değil.)
PKK eylemlerinin bahar ve yaz aylarında artış gösterdiği genelkurmay başkanlığı ve diğer makamlarca da bilinmekteydi, bu doğrultuda bahar aylarından itibaren sayıları ikiyüz bini bulan askerler, Irak sınırına yığıldı. Buna rağmen mayınlar askerlerimizi hedef almaya devam ediyordu. O kadar ki; 17 temmuz günü bakanlar kurulu toplantısının ardından TSK'ya yazlı siyasi direktif yoluyla PKK terörizmini durdurmak amacıyla "her türlü önlemi alma" talimatı verilmişti(*). Tabii bu her türlü önlemi alma, terör örgütünün Kuzey Irak'taki kamplarına yönelik bir harekatı da kapsıyordu. Peki neden sınır ötesi operasyon gerçekleşmedi?
" Kapsamlı bir sınır ötesi harekâtın başlamaması, ABD Başkanı Bush'un 22 Temmuz'da Erdoğan'a telefon ederek, elinden geleni yapacağını söylemesine bağlanmıştı. Bush'un PKK ile mücadelenin hem Amerikan sistemi içinde, hem de uluslararası planda koordinasyonu için özel temsilci olarak Ralston'u ataması, Erdoğan'ın da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın teklifiyle Başer'i özel temsilci ataması bu gelişmelerin ardından gerçekleşmişti."(*) (neyin koordinatörü?) İlginç olaylar yumağı bununla da bitmedi, Başbakan 3 Ocak'ta açıkladı: koordinatörlük bekleneni veremedi.(**) ve devamında şu açıklamayı yapıyordu: "Irak oyalama taktiği yapıyor. Bundan somut netice alabilecek miyiz? Kamplar belli, terör örgütü merkeze doğru yeni örgütlenme çalışmaları yapıyor. Bize bu örgütlerin kapatıldığını söyledikleri halde kapatılmadıklarını gördük. Türkiye’de ellerinde Amerikan silahları olan teröristler yakalanıyor. Ama somut netice yok. Stratejik ortaksak bizi rahatsız eden terör örgütlerine karşı müşterek mücadele etmeliyiz. Maliki Hükümeti Irak için fırsat diyorlar. Biz de destekliyoruz. Ama otorite boşluğu var. Kapanın elinde kalıyor. Süreci hassasiyetle takip etmeliyiz. Tribünde seyirci gibi kalamayız."(**)
Başbakanın bu açıklamayı havadan sudan bahsedercesine yaptığını düşünemeyiz, ilgili makamlarca ortak hareket neticesinde böyle net bir söylem kullanılabilir. Yani rastgele bir açıklama değil. Ve bu açıklamada dikkat edilmesi gereken kelimelerin başında "ellerinde Amerikan silahları olan teröristler".
(*) Murat Yetkin, Radikal, 22/12/2006
(**)Ferai Tınç, Hürriyet, 4/01/2007
Devamını Oku>>
Etiketler:
abd,
ırak,
kuzey ırak
Yakın zamanda ölen Türkmenbaşı’nın ülkesi Türkmenistan’da da bu yönde bir “enerji kontrolü çekişmesi” yaşanmaktadır. Söz konusu olan doğalgazın Avrupa’ya nasıl ulaşacağı küresel ölçekli politika geliştiren ülkeler açısından sorun olmaktadır. Projelerden birinde enerjinin Rusya üzerinden taşınması yer alırken, ABD’nin de desteklediği diğer proje de ise Hazar Denizi üzerinden Azerbaycan ve Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya ulaşması yer almaktadır. Batı yanlısı bir hükümetin başa gelmesi için çaba sarf edilen bu ülkenin enerji kaynaklarının nasıl taşınacağı konusu, bu alanda kontrolü elinde tutan ülkeler tarafından kendi politikalarını dayatma olanağı sunacaktır. Ayrıca Türkmenistan’dan Afganistan, Pakistan ve Hindistan’a ulaşan boru hattı üzerinde çalışılıyor olması, buradaki kaynakların kontrolü üzerinde söz sahibi olunması ile ilişkilerin “derinleşeceği” coğrafyanın genişliğini de arttırmaktadır.
Şu anda Körfez Bölgesi’nin bir kısmının kontrolünü ele geçirmiş olan ( ya da ele geçirmiş gibi görünen ) Amerika’nın küresel ölçekte enerji kaynak ve hatlarının kontrolünü sağlamaya yönelik çabalarının ardında diğer ülkeler ile olan ilişkilerinde pazarlık gücü kazanabilmek yatmaktadır. Kendisinin karşısına başka hegamonik güç çıkmasını istemeyen Amerika, bu politikasını sürdürmek zorundadır. Aynı şekilde kendisine uluslar arası alanda masaya oturduğunda hareket kabiliyeti kazandırmak isteyen İran, nükleer güce ihtiyacı olmasa bile bu yönde çalışmalarını sürdürmektedir. Arkasına da küresel ölçekte politika geliştirmek zorunda olan Rusya ve Çin’in desteğini alarak.
Enerji kaynak ve hatları üzerine girişilen bu çekişmeden ders çıkarması gereken Türkiye ise ,, bu konudaki bağımlılıklarını geliştirdiği politikalarla çeşitlendirmelidir. Şu anda büyük kısmını elektrik üretiminde kullandığımız doğalgazın %60 dan fazlası Rusya’dan gelmektedir. Mavi Akım projesi bu ülkeye olan bağımlılığımızı arttırsa bile B.T.C. boru hattından gelebilecek Türkmen doğalgazı da aynı şekilde tek yönlü bağlanmamızı engelleyecektir. Aynı şekilde Türkiye üzerinden geçecek boru hattı ile gazını Akdeniz’e ulaştırıp diğer ülkelere de satma hevesinde olan Rusya için Türkiye kilit roldedir. Şu anda pek gündemde olmasa da enerji hatlarının güvenliği, Ortadoğu’da muhtemel istikrar bozulması ile yine önemli bir konu olacaktır. Bu açıdan bakıldığında da Türkiye, gerek coğrafyası gerek yönetim alanındaki istikrarı ile önemi yadsınmayacak bir konuma sahip olmaktadır.
İlerleyen dönemlerde öngörülen enerji arz güvenliği konusunda Türkiye gereken önlemleri almaktan, yatırımları yapmaktan çekinmemelidir. Bu konuda ilk sırada ise elektrik üretimi yer almaktadır. Bu alanda yapılabileceklerden ilki nükleer santral yapımıdır. Bu kaçınılmaz yatırımın altında yatan temel ilke yine enerjide dışa bağımlılığı azaltmaktır. Nükleer santralin hammaddesi konumundaki uranyum ise, petrol gibi belli ülkelerin coğrafyalarına toplanmayıp dünyada pek çok ülkede yer almasından dolayı bu açıdan başka ülkeye muhtaçlık da söz konusu olmayacaktır. ( bu durum nükleer bomba yapımı ile karıştırılmamalıdır. Uluslar Arası Atom Enerjisi Kurumu barışçıl amaçlı bütün nükleer çalışmaları hak sayar ve tesislerin denetime açık olması koşulu ile herhangi bir yasak uygulamaz. ) Ayrıca nükleer enerji konusunda önemli bir konuma sahip olan bor yatakları açısından ülkemizin dünyanın en zengini olmasından dolayı, bu teknolojiyi geliştirip deneyim sahibi olmamız, borun ilerleyen yıllarda öneminin artmasının ardından gerekli olacaktır. Nükleer enerjinin sıkıntılı tarafı olan infilak ve ardından gerçekleşecek nükleer serpinti ( ki böyle bir durumun gerçekleşme olasılığı %0.1 dir ) kazandıracağı gücün yanında göze alınabilir durmaktadır. ( uluslar arası gelişmeler düşünüldüğünde belki de kaçınılmaz denilebilir, kaldı ki pek çok nükleer enerji santraline sahip olan ülkelerin yenilerini yapmak için harekete geçmeleri de yadsınmamalıdır. Bunun son örneği geçtiğimiz yaz İngiltere’nin yeni bir nükleer santralin yapımına dair kararı almasıdır.)
Türkiye’nin enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltabilecek bir diğer araç ise yenilenebilir kaynaklara yönelmektir. Genelde bu konu nükleer enerjinin alternatifi olarak sunulur ancak her ikisinin de aynı anda ortak politikalar ile sürdürülmesine karşı bir engel yoktur. Rüzgar enerjisi ve jeotermal enerjiden daha fazla faydalanıp, elektrik ihtiyacımızın bir kısmını buradan karşılayarak gaza olan bağımlılığımızı azaltma yoluna gitmeliyiz. (son)
Devamını Oku>>
Etiketler:
iran
Enerji politikaları gündeme geldiğinde hep yakınılan durum, Türkiye’nin enerjide dışa bağımlı oluşudur. Bu garipsenecek bir durum değildir çünkü maalesef komşu ülkeler gibi petrol ve doğalgaz yatakları üzerinde değiliz. Burada söz konusu olan ise enerjide dışa bağımlılığın tek bir ülkeye yönelik olması. Yani enerji dışalımı yaptığınız ülkelerin sınırlı sayıda olması.
İran ile yaşanan son doğalgaz sıkıntısında ise (geçen yıl da bu seneki duruma benzer bir sorun yaşanmıştı) iç tüketim artışını gerekçe gösteren İran, Türkiye’ye pompalamakta olduğu gazı kesti.
İran ile Türkiye arasında 2006 kışında yaşanan benzer sorunda yine İran göndermekte olduğu gazı kesmiş, bunun üzerine sıkıntıya düşen Botaş evlere doğalgaz gönderebilmek için anlaşmalı olduğu sanayi kuruluşlarının gazını kesmek zorunda kalmıştı. Doğalgaz hattında olası bir kesintiyi öngörerek gerekli önlemlerin alınmamış olması bu duruma yol açmıştı. Bu sene, geçen seneden gereken dersler alınarak kiralanan bir depoda yurt dışından (Cezayir, Nijerya, ...) getirilen sıvılaştırılmış doğalgaz depolandı ve kısa süreceği tahmin edilen kesintilerde olası krizler engellenmiş oldu. Bunun dışında enerji bakanının yaptığı açıklamaya göre Rusya’dan gelen gaz miktarının arttırılması ile açık kapatılmaya çalışılıyor.
İran tarafı ise bu gaz kesintisinin nedeni olarak iç tüketimin artışını öne sürse de( hatta İran’da yetkililer, halktan her evden yüzde 2 oranında tasarruf yapmalarını istedi aksi durumda başkent Tahran’a da doğalgaz akışının durabileceği gündeme gelebileceği öne sürüldü) uzmanların görüşüne göre uluslar arası enerji ticaretinde bu, geçerli bir sebep değil. Buradan varılan sonuç ise İran’ın doğalgaz işleme konusunda yeterli yatırıma sahip olmadığıdır. Evet, İran doğalgaz rezervleri konusunda dünyada ikinci sırada olmasına rağmen bunları yeryüzüne çıkarıp işleyebilecek yatırımları gerek devlet eliyle gerek özel sektör kanalı ile yapabilecek konumda değil. Bunun gerçekleşmesi için dış yatırıma ihtiyacı var. Batılı petrol ve doğalgaz şirketleri ise İran’ın uluslar arası konumundan dolayı bu yatırımları gerçekleştirmeye pek sıcak bakmıyorlar. Bunun aksine Avrasya’nın Çin ve Hindistan, İran üzerinden yeni enerji yatırımı ve enerji akış projeleri gerçekleştirmektedirler(*). Yani İran, yüzünü batıdan doğuya doğru çevirmektedir.
Genel olarak enerji konusu ikili ülke ilişkilerinde önemli odak noktalarından birini oluşturmaktadır. Enerjinin kontrolünü sağlayan ülke, karşı tarafın manevra yapamaması durumunda kendi politikalarını rahatça dayatabilmektedir. Şu anda Rusya’nın Belarus’a verdiği gazın fiyatını 46 dolardan 200 dolara çıkarması gibi. Belarus’un da kendi topraklarından geçip Avrupa’ya ulaşan gazdan aldığu gümrük vergisini arttırması ile ilişkiler gerilmiş durumda.
Dolayısı ile buradan yola çıkarsak enerjinin akışını da kontrol ediyor olmak, büyük ülkeler açısından önemli stratejik araçlardan biri oluveriyor. ABD’nin İran dayatmalarının altında ise yine enerji akışını kontrol altına almak yatmakta. İran doğalgazının Çine taşınması yönünde boru hatları döşenmesini göz önüne alırsak, Çin’in İran’a enerji konusunda bağımlılığının artacağını söyleyebiliriz. Hindistan için de aynı durum söz konusu. ( “ABD’li profesör Michael T.Klare’nin ‘Oil, Geopolitics, And the Coming War with Iran’ başlıklı yazısında belirttiği gibi, Ekim 2004 tarihinde Sinopec adlı Çin şirketi, İran yönetimi ile 100 milyar dolarlık doğalgaz üretimi amacı ile yatırım projesi, Gail adlı Hindistan şirketi ise Ocak 2005 tarihinde, 50 milyar dolarlık doğalgaz yatırım ve alım için anlaşma imzalamıştır Ayrıca İran’dan Çin’e kadar uzanacak enerji boru hatları üzerinde çalışılmaktadır(**).” ) Avrupa’nın da körfez bölgesindeki petrole bağlılığı 2020 yılında şu andaki durumuna göre 2 kat artmış olacak(***). ABD’nin petro-doğalgaz açısından zengin olan İran’ın Amerikan şirketlerine açılmasını sağlayarak bu akışı kontrol altına almak istemesi, uluslar arası ilişkile düşünüldüğünde kendisine önemli bir güç kazandıracaktır. Enerji konusunda kendisinin yönetimi altındaki bölgelere bağlı olan ülkelere kendi politikalarını dayatabilecek, pazarlık gücünü arttıracaktır. Büyümekte olan Çin ekonomisinin iplerini bir anlamda iplerini ele geçirecek olan Amerika, şu anda borçlu olduğu Çin ile ilişkilerinde kendisine manevra alanı yaratabilecektir. Ayrıca Körfez bölgesinin bir kısmının kontrolünü elinde bulunduran ABD, ilerleyen yıllarda Avrupa ile ilişkilerinde ise enerji bağımlılığı konusunda kendisine politik dinamizm kazandırabilmek için İran üzerinde söz sahibi olmaya çalışacaktır. Bunların farkında olan ve Avrupa’nın enerji açısından kendisine bağımlılığını yitirmesini istemeyen Rusya ve İran ile derin yatırımlara girmiş Çin’in , İran’ın nükleer programına uluslar arası arenada destek vermesinde ve İran’a yönelik yaptırımlara karşı çıkmasında garipsenecek bir durum yoktur.
(*)Nejat Eslen, Jeopolitik, Sayı 26
(**)Nejat Eslen, Jeopolitik, Sayı 26
(***)Erol Bilbilik, Jeopolitik, Sayı 26
Devamını Oku>>
Etiketler:
iran