30 Aralık 2007 Pazar

Bir Suikastın Ardından

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Üzerinde yaşadığımız bu dünya pek çok suikasta tanıklık etmiştir, sayısız insan birilerinin hedefi olmuş ve saldırıya uğramışlardır. Pakistan'ın eski liderlerinden Benazir Butto da bu insanlardan biridir.

Peki bu kadar basit mi? Bu olayı sadece basit bir iktidar mücadelesinin hazin sonu olarak niteleyebilir miyiz? Bu suikast bunun dışında başka şeyler de söylemiyor mu bizlere?

Gazetelere ve gazetelerdeki köşe yazarlarına baktığımızda genel değerlendirme neredeyse hepsinde aynı oldu, “laik bir devlet anlayışını savunan lidere dincilerden saldırı!” Saldırıyı El-Kaide'nin yaptığı söylendi olayın hemen ardından, zaten Butto iktidar olunca bütün dincileri ezeceğim dememiş miydi? Pakistan hükumeti de bu yönde açıklama yaptı , saldırı El-Kaide'nin işiydi.

Bunun ardından ilk tespitlerde gelmeye başladı, müslüman ülkelerde demokrasi olmuyordu, yürümüyordu. Oktay Ekşi şunu vurguluyordu: “Bu iki ülkeden Hindistan’ın daha ilk günden itibaren "laikliği" korunmaya değer en önemli ilke sayması, buna karşılık Pakistan’ın kendisini her zaman "İslam Devleti" olarak görmesi asıl nedendir.”

Aslında Pakistan'ın ortaya çıkışı zaten bir Müslüman hareketi şeklindedir. Hindistan, İngilizlerin sömürgesinden kurtulduktan sonra Hindistan emiri altında yaşamak istemeyen Müslümanlar, mevcut devletten ayrılarak kendi devletlerini kurma yoluna gitmişlerdir. 14 Ağustos 1947 de “Tüm Hindistan Müslüman Ligi” partisi sayesinde bağımsızlığına kavuştu Pakistan. 1970 yılına kadar sakin bir hayat süren ülkede her şey o tarihten sonra karışmaya başladı.

1971 yılında İngiltere ve Hindistan'ın etkisiyle iç savaş yaşayan Pakistan ikiye bölündü ve doğu Pakistan bizim şu anda bildiğimiz Bangladeş adını aldı.

Bundan sonra ise baştaki laik lider Zülfikar Butto (Benazir Butto'nun babası) bir darbe ile Ziya ül Hak tarafından iktidardan indirildi. Bu generali destekleyen de yine Amerika idi.

Amerika, 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan işgali sonrasında Pakistan'a nükleer silah geliştirilmesi için destek verirken bir yandan da Afganistan-Pakistan sınırında Afgan savaşına katılması için militan yetiştiren medreselerin kurulmasına yardım etti. Daha sonra buralardan yetişenler El-Kaide militanı oldu.

Yine bu dönemde Sovyetlere karşı Pakistan'a verilen destek ile ülke, nükleer çalışmalara başladı ve 1988 yılında nükleer bombaya sahip oldu.

1988 yılında General Ziya ül Hak bir uçak “kazası” ile ölürken aynı uçakta garip bir şekilde Amerika'nın Pakistan elçisi de yer almaktaydı.

Bu tarihten sonra ise Benazir Butto ülkenin başına geçti ve 1999 yılında Pervez Müşerref'in darbesi ile iktidardan indirildi ve yurt dışına gönderildi.

Şimdi, Butto suikastının ardından kolay bir şekilde “müslüman coğrafya, şeriatın hüküm sürdüğü bir coğrafyada demokrasi işlemiyor, bu olay bize bunu gösteriyor” demek ne kadar doğru tartışılır. Öncelikle devletin kuruluşu zaten din kaynaklı, devleti kuranlar Hindistan'dan ayrılmak isteyen Müslümanlar. Bunula birlikte 1970 yılına kadar laik bir rejimle yönetilmeyi başaran Pakistan'da emperyalistlerin bölgeye yeniden dahil olması ile işler gerçekten oldukça karmaşıklaşmakta ve herşey iç içe geçmekte. ABD'nin yardımıyla ülkenin başına şeriat hükümlerini gözeten bir general darbeyle geliyor, Soğuk savaş çekişme alanında yer alan Pakistan, yeşil kuşak çatışmalarının içinde kalarak, o zamanın özgürlük savaşçısı, bu zamanın teröristlerinin yuvası haline dönüyor. (Cüneyt Ülsever: "Zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan, 1988 senesinde bugün "terörist" olarak nitelenen cihat liderlerini "özgürlük savaşçıları" nitelemesiyle Beyaz Saray’da ağırlamıştı.") Şimdilerde ise ülkenin sahip olduğu nükleer silahların dincilerin eline geçmesinden korkulurken, soğuk savaş döneminde ülke nükleer silaha da sahip olması için desteklenmesinde bir sakınca görülmemişti.

Sukastin ardında ise halk, hükümeti suçluyor, hükümet El Kaide diyor, El Kaide “biz yapmadık” açıklamasını yapıyor.

Tüm bu olanlarına ardından bir değerlendirme yapmak o kadar basit değil, herşeyin iç içe geçmiş, ilişkilerin karmaşıklaşmış ve emperyalistlerin çekişme alanı olmuş bir coğrafyada bir suikast de bu karmaşıklığa sadece yeni bir parça ekliyor. Sonuç ise cesur bir kadın siyasetçi, babası ile aynı kaderi paylaşıyor ve tarihin suikastlar listesine bir tanesi daha ekleniyor.


Kaynaklar:
Oktay Ekşi, 29 Aralık 2007
Cengiz Çandar, 29 Aralık 2007
Cüneyt Ülsever, 30 Aralık 2007
Wikipedi, Pakistan
Wikipedia, Pakistan




Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
23 Aralık 2007 Pazar

Operasyonlar Işığında Türkiye

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Ve sonunda herkesin “heyecanla” beklediği Kuzey Irak'a, PKK'ya karşı operasyon gerçekleştirildi ve Türk jetleri, 16 ve 22 Aralık'ta belirlenen hedefleri bombaladı.

Operasyon öncesine bakarsak, kamuoyunda bir beklenti oluşturulduğunu görüyoruz, her gün medayanın önde gelen gazetelerinde halkta bu isteği oluşturmak adına haberler yayınlandığını görüyorduk, köşe yazarları bu yönde yazılar yazdılar, editörler bu yöndeki haberleri manşete çıkardılar, önce tezkere ardından 5 Kasım ve beklentiler iyice yükseltildi.

Ardından “beklenen” harekat gerçekleştirildi ancak halk bu sefer tatmin olmamıştı, “dağın taşın bombalandığını, pek bir şey yapılmadığını” söyleyen sesler yükseldi ve görünen o ki, halk bu operasyondan tatmin olmamıştı. Medya da...

Burada insanlarımızın ne kadar kolay manipule edilebildiğini görebiliyoruz, hergün yayınlanan gazeteler ve TV programları aracılığıyla kamuoyu yönlendirilebiliyor, belli bir istek doğrultusunda kutuplaştırılabiliyor.

Bu sakıncalı durum dışında yapılan harekatlarda medyaya yansıdığı üzere görüldü ki, ABD ile istihbarat paylaşımı sayesinde söz konusu operasyonlar gerçekleştirilmiş, ve Amerika bilgilendirilerek.

Operasyonlardan önce ABD'nin bilgilendirilmesi normal karşılanabilir, neticede komşumuz Irak'ı halen işgal altında tutmaktalar, oradaki sorumlu güç ABD.

Gerçekten bir istihbarat paylaşımı gerçekleştiğine göre, artık bunun ardından neler yapılacağını konuşabiliriz, yani Türkiye'nin üzerine ne düştüğünü. Türkiye, bu istihbarat paylaşımı karşısında ne verecektir ABD'ye? Hangi sözler verilmiştir kapalı kapılar ardında?

ABD'nin Irak'ı işgalinin öncelikli nedeninin Enerji kaynakları olduğunu biliyoruz. Ortadoğu'nun enerji kaynakları dünyasındaki yerini göz önüne alarak, bu bölgede bir üs edinmenin ne kadar önemli olduğunu ABD de bilmekteydi ve ardından Irak işgali gerçekleşti. Amerika'nın İran'a karşı olan kininin temelinde ise İsrail ile olan ilişkileri ve yine enerji kaynakları olduğu da bir gerçek. Ve yapılan operasyonların ardından sorabiliyoruz, Türkiye'nin İran ile ilişkilerinde bir değişme (gerginlik) görülecek mi bundan sonra?

Türkiye-ABD-İsrail-İran çemberi bakalım bundan sonra bizlere neler gösterecek? Özellikle yapılan bu operasyonlardan sonra...



Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!

 
9 Aralık 2007 Pazar

Kapalı Kapılar Ardında...

Henüz yorum yapılmamış. - Görüşünüzü belirtin!

Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor, hangi konularda anlaşmalar yapılıyor, çoğunluğumuz bunu bilmiyor. Hatta belki de tamamımız. Ancak tahmin edebiliyoruz, ancak fikir yürütebiliyoruz.

Kuzey Irak ve PKK konusunda da yaşadıklarımız böyle birşey, tam olarak neler yaşanıyor kapalı kapılar ardında, bilmiyoruz, ancak gördüğümüz olaylar bizleri hep meraklandırıyor.

Son dönemlerdeki gelişmeleri izlediğimizde zaten meraklanmamak elde değil. Önce biraz geriden başlayalım:

Ekim ayında meclisten alınan ve askerin sınır ötesine operasyon yapmasına izin veren tezkere'nin ardından kamuoyu baskısı daha da artmıştı hükümetin üzerinde. (zaten artan baskılar ile alınmadı mı bu tezkere?) Hükümetin elinde yetki olmasına rağmen sınır ötesine bir askeri operasyon gerçekleşmiyordu.

Bunun üzerine Kasım başındaki Bush - Erdoğan görüşmesi bekleniyor dendi.

Aynı sıralarda Mesut Barzani'nin açıklaması geldi, "kedi bile vermem!" Türk hükümeti, elinin altında bulunan tezkere ile tehdit etmeye çalışırken, Barzani de Kürt topraklarına saldırıya izin vermeyeceğini açıklıyordu.

Ancak Erdoğan - Bush görüşmesinin ardından rüzgar değişmeye başladı.

İstihbarat değişimden bahsedilmeye başlandı, Barzani daha yuvarlak ifadeler kullandı ve sivillere zarar vermecek bir operasyona karşı çıkmayacağını ortaya koydu ve Silahlı Kuvvetler sınır ötesine bir operasyon dahi gerçekleştirdi sonunda.

Peki bu noktaya gelinirken, kapalı kapılar ardında neler konuşuldu, hangi sözler verildi, hangi anlaşmalar yapıldı? Mesut Barzani'nin söylemindeki değişikliğin nedeni neydi? Gerçekten söylenen istihbaratın sağlanması nasıl gerçekleşecekti?

Gerçekten de konuşulmaya başlanan "kapsamlı bir plan" var mıydı? Varsa ayrıntıları nelerdi ve kimlere neler vermekteydi?

Radikal gazetesinden Murat Yetkin buradaki yazısında bu konu hakkında şunları söylüyordu:

5 Kasım'da Bush'un "PKK ortak düşmanımız" diye Irak'taki Amerikan askeri gücüne açık talimatı bundan sonra geldi. Buradan, henüz içeriği Türk Meclisi'ne de, kamuoyuna da açık olmayan 'kapsamlı planın' ABD yönetimi (ve zincirleme olarak Irak Kürt yönetimi) nezdindeki değiştirici etkisinden söz etmek mümkün. Başbakan'ın son demeçlerinde, çelişki olduğu izlenimi uyandıran bazı ifadeleri acaba bu 'kapsamlı planın' parçası, oradan haberler veren işaretler olarak okumak mümkün mü? Nedir Başbakan'ın dilinin altındaki?


Başbakan'ın dilinin altındakini bilmiyoruz tabi, ama ABD - Türkiye görüşmesinin ardından birşeylerin değiştiği kesin olarak ortada...

Bu görüşmenin ardından konuşulmaya başlanan bir diğer konu ise "istihbarat paylaşımı". İstihbarat paylaşımı ne ölçüde gerçekleşecek ve neleri kapsayacak bilmiyoruz, İter Türkmen ise buradaki yazısıyla bize bir bilgi veriyor:

İSTİHBARAT servislerinin zaman zaman hükümetlerin siyasi amaçlarına hizmet eder nitelikte raporlar hazırladıkları kimsenin meçhulü değildir. Bu alanda CIA, özellikle sabıkalı sayılır.


Ayrıca yine Murat Yetkin buradaki yazısında "CIA'in Öcalan'ın yakalanması konusunda Türkiye'ye verdiği destekte, MİT'in Lockerbie'nin Libyalı bombacılarının yerinin saptanması konusunda CIA'e verdiği desteğin" karşılıklı güven sağladığını söylüyor.

İstihbaratın doğruluğuna dair şüpheler ile birlikte şu soruyu da sorabiliyoruz: verilen istihbaratın karşılığı olarak bir şey olacak mı Türkiye tarafından?

Yine kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilmiyoruz, bir görüşmenin ardından gazetecilere verilen demeçlerin değişmesi, medyaya yansıyan haberlerin değişmesi merak uyandırıcı... Neler olacağını ancak bekleyerek görebileceğiz.


Devamını Oku>>


:Bu yazıyı eposta ile arkadaşınıza gönder!